ONLAR
İÇİN AFRODİT BİR KÖPEKTİ
Ve işte bu yüzden de kahramanımız, daha doğrusu zavallı kurban-kahramanımız rüyasında, “Aman Tanrım, inşallah gerçekten uyanmışımdır” diyerek uyandığını görmekte ve böylece de vatanı bölmekteydi. Uykusundan uyandığı yanılsamasıyla yatağından kalktı ve evinin kapısını açtı; gördükleri karşısında, “Aman Tanrım, inşallah uyanmamışımdır da tüm bu gördüklerim de sadece bir rüyadır” söyledi. Acı gerçeğin ne olduğunu düşünmeye yazgılı bir birey olduğunun ayırdına vardığı o an ise, “Acı gerçek nedir?” sorusunun yanıtı olan şu düşünce parçacığını sözcüklere dönüştürüp aklındaki düşüncenin kırıntılarını siz okuyuculara aktarması için bu anlatının yazarını görevlendirdi. Düşüncesinin kırıntıları şunlardan ibaretti: “Politikacıların büyük bir kısmı düşünmeden hareketi kendilerine politik tavır olarak benimsemiş kimselerdir. Politika işte tam da bu yüzden kötüdür. İyi insan düşünmeyen, konuşmayan, hatta hareket bile etmeyen insandır çünkü böyle bir insan kendinden başka kimsenin özgürlüğüne müdahale etmeyen insandır. Bu davranış biçimi eylemsizlik veya teslimiyetçilik olarak algılanmamalıdır. Böyle algılanırsa hata yapılmış olur çünkü konuşmamak, düşünmemek ve hatta hareket bile etmemek eylemsizlik değil, bir eylem olarak pasif kalma hali, yani Pasifizm’dir. Tabii Pasifizm herkese bir –izm gerektiği için vardır. Pasifist’lerin politikacılardan farkı şudur: Politikacılar düşünmeden hareket ederler, Pasifist’ler ise ne düşünür ne de hareket ederler; onlar düşünmeden hareket etmezler. Şimdi gelelim Pasifizm kuramının ardında yatan felsefeye: Doğanın kanunlarına göre hiçbir şey zıddı olmadan var olamayacağına göre, veya en azından zıddı olmadan var olabilen bir şey var ise bile bu şeyin varlığı bir anlam ifade etmeyeceğine göre, mevcut düzen büyük ihtimalle ona karşı çıkanlar olduğu için ayaktadır. Yani şimdi ben burda bunu demekle demek istiyorum ki olup bitenler karşısında sessiz kalır, Pasif kalma hali dışındaki hiçbir eyleme girişmezsek insanlar olarak, sistem ambale olacak, şaşıracak ve varlığı anlamsızlaşacağından otomatikman çökecektir. Somut bir örnek olarak Amerika’yı gösterebiliriz. Dünyada en çok düşmanı olan ülke Amerika olmakla beraber dünyanın en güçlü ülkesi de Amerika’dır. Amerika’ya karşı çıkan her birey aslında Amerika’nın varlığına anlam katmakta, gabirasına keri-gold ve bal sürmekte, onu daha da güçlendirmektedir. Anlam kavramı göreceli olsa bile, bir şeyin anlamı arttıkça gücü ve etkisi de aynı oranda artar. Demek ki Amerika gücünü düşmanlarına borçludur. Ama tabii bir de şu var: Pasifizm insan doğasına aykırıdır çünkü insan düşünmeden, konuşmadan ve hareket etmeden duramaz; bu yüzden de bir hayvan türü olan insanlar arasında henüz bir Pasifist’e rastlanmamıştır. Acı gerçek işte budur.”
Anlatımızın yazarı, anlatımızın kurban-kahramanının aklındaki düşünceyi işte ancak bu şekilde ifade edebilmiş, yarattığı kurban-kahramana hayran kalmış, aynı zamanda ondan nefret etmekten de kendini alamamıştı. Bu kadarı da olmazdı ki… Anlatının kurban-kahramanı zaten teslim olmaya mahana arayan bir halkı bu denli teslimiyetçi bir bakış açısına rahatlıkla yöneltebilecek cesareti de nereden bulmuştu? Bu ne cüretti? Anlatının yazarı kurban-kahramanımızı cezalandırmaya karar vermiştir. Zaten kurban-kahramanımız tam da bu yüzden bir kahraman değil de bir kurban-kahramandır. Kurban-kahramanımız rüyasında uyandığını, yatağından kalktığını, evinin kapısını açtığını görmüştü de “Aman Tanrım inşallah uyanmamışımdır da bu gördüklerim de sadece bir rüyadır” demişti ya, hah işte şimdi sıra neler gördüğünü öğrenmemize geldi. Gördüğü şu idi önünde uzanan ne idüğü belirsiz uzamda:
Theli, Dada ve Agamemnon ortak bir amaç için bir araya gelmiş üç arkadaştır. Bunların üç silahşörlerle ne yakından ne de uzaktan hiç bir bağları yoktur. Hatta hayatlarında üç silahşörleri duymamışlardır bile. Okuma yazmaları da kıttır zaten.
Ulu Bilge Afrodit’in sevgilisidir ve Afrodit öleli beridir de kendisini Marabar Mağaraları’na kapatmıştır. Bunalımlı bir tiptir anlayacağınız.
Üçü, küçük bir çocuk olan Ulu
Bilge’ye hayatın anlamını sormaya giderler. Ulu Bilge onlara hayatın anlamının
kutsal mabette gizli olduğunu söyler. Bu da demektir ki hayatın anlamını
aramak demek kutsal mabedi aramak demektir. Kutsal mabet bulununca hayatın
anlamı da bulunmuş olacaktır ama işte kutsal mabet şimdiye kadar bulunamamıştır.
Kutsal mabet aslında Ulu Bilge ile
Afrodit’in tanıştıkları yerdir. Rüyasında evinin kapısını açınca gördüğü
bu teranenin kahramanları olan Theli, Dada ve Agamemnon’u Tanrısal gözlüklerle
izlemekte olan kurban-kahramanımız gördüklerini şöyle anlattı bu anlatının
yazarına:
“Gelecekten, son
çağdan kalma bilgisayar hurdalığı önlerinde derinlemesine yayılıyordu.
Yayvan bir derinlik sözkonusuydu anlayacağın. Sanırım her şey o dev göktaşı
dünyaya düştükten sonra başlamıştı. Yeryüzündeki çoğu doğal
hammadde kaynağı yok olmuş ve büyük devletler ırklarını korumak için
birbirlerine girmişlerdi. Halbuki el ele, kol kola verseler ve tüm insanlık
adına ortak bir tavır belirleselerdi bu nükleer
savaş çıkmayacaktı. Herneyse, yorumu sen yaparsın artık. Nükleer savaşın
ürünleri olan irili ufaklı garip yaratıklar kendilerine mesken edinmişlerdi
bilgisayar hurdalığını. Rosto dağlarının bu en karanlık bölgesi belli
ki bu garip yaratıksılardan soruluyordu.”
Anlatımızın
yazarı işte bu noktada kafasını kurcalayan şu soruyu sormak ihtiyacı
hisseder kurban-kahramanına: “Acaba Theli, Dada ve Agamemnon böylesine iğrenç
bir dünyaya doğduklarına bin pişman üç tip oldukları için mi hayatın
anlamını aramaya çıkmışlardı? Sağlıklı bir beyin ne demeye arasındı
ki hayatın anlamını? Yaşasındı gitsindi işte…”
Kurban-kahramanın
yanıtı açık ve nettir, şöyledir: “Ha! Söylemeyi az kalsın unutuyordum;
bir de dev sinekler vardı. Bu dev sineklerin
biteviye uzayıp giden vızıltısı hayata tiksindirici bir anlamsızlık
katıyor ve kahramanlarımızı sözkonusu arayışa itiyordu. Sineklerin
cinsiyetini bilmiyorlardı ama zaten bu sineklerin cinsiyeti kurgu açısından
önemsizdi. Önemli olan, cinsiyeti belirsiz bu dev sineklerin bilgisayar hurdalığında
yaşayan ve teknolojik artıklardan üremiş olan garip yaratıksılarla
besleniyor olmalarıydı. Fakat sorun şu idi ki, bu dev sinekler her gün aynı
yemeği yemekten bıkıp usanmışlardı. Bu da demekti ki Theli, Dada ve
Agamemnon tehlikedeydi.”
Anlatımızın münasebetsiz
ve de terbiyesiz yazarı işte tam bu noktada, yani hikayenin en heyecanlı
yerinde kurban-kahramanın sözünü şu sözlerle keser: “Tamam bu kadar
yeter. Canım sıkıldı; daha fazla dinlemek istemiyorum seni. Son olarak söylemek
istediğin bir şey varsa söyle çünkü birazdan uyandıracağım seni. Canımı
sıkmaya başladın; anlatının yazarı benim, ben ne yazarsam o olur. Baskın
çıkmaya başladı senin hikayen benim anlatı üzerinde.”
Anlatımızın bu kıskanç
yazarı işte her şeyi böyle altüst eder. Bunun üzerine artık kurbanlığı
kesinleşen, neden kurban olduğu da az çok açıklığa kavuşan ve toplumun
doğruyu söyleyen bireye hasta gözüyle baktığını çünkü zaten toplumun
kendisinin hasta olduğunu bilen kurban-kahramanımız
çabuk çabuk şu sözleri söyler: “Zaman denen şey sonsuz ve çok boyutlu bir döngüden ibarettir. Ulu Bilge
hayatın anlamının kutsal mabette olduğunu bilir çünkü o bırakmıştır
hayatın anlamını oraya Afrodit öldükten sonra. Ulu Bilge Marabar Mağaraları’ndan
çıkamaz çünkü kayalar mağaranın ağzını kapatmış, sadece bir miktar
hava girmesine yetecek kadar bir yarık kalmıştır. Kahramanlarımız Ulu
Bilge ile bu yarıktan konuşurlar. Onlar dışarıda, Ulu Bilge içeridedir.
Ulu Bilge hayatın anlamını kendi isteğiyle bırakmış, onlar ise mecburen
aramakta, ama hiç bulamamakta yani ulaşılmazın peşinde koşmaktadırlar.
Demek ki bu hikayeden çıkarılması gereken ders şudur: Hayatın anlamı,
hayatın anlamının olmaması ve insanın bu olmayanı araması ve asla
bulamaması ve sürekli aramaya devam etmesi yani yaşayıp gitmek zorunda
hissetmesidir. Hayatın anlamı bulunursa anlamı kalmayacaktır yaşamanın.”
Herneyseydi; kurban kahramanımız aslında balık avlamaya, avladığı balığı pişirip yemeye ve sonra da sıçmaya hiç de niyetli olmayan, hayattan bezmiş ve artık oltasını çeken bir adamdı ve anlatımızın yazarı bu durumdan hiç hoşnut değildi. Bu anlatı böyle bitemezdi. Anlatımızın yazarının bir an evvel bir şeyler yapması ve kurban-kahramanın çarpıcı akibetini okuyucuya aktarması gerekiyordu. Okuyucunun sabrı tükenmeye başlamış, okuyucular teker teker dökülmeye başlamıştı anlatıdan. Okuyucu olmazsa anlatı da olmazdı, yazar da. Yazar ne yapıp edip hem durumu hem de kendini kurtarmalıydı. Anlatımızın kurban-kahramanı artık anlatacak rüya müya da görmüyordu üstelik. Uyanmıştı eni konu. Anlatının kötü yazarı uyandırmıştı onu. Balığa bile götürmüştü hatta. İşte oltasını çeken bu adam(kurban-kahramanımız) sanki kendisine bir göktaşı gönderilmiş gibi algıladığı (anlıyor musunuz? Gökyüzünden gönderilen işte) o balığı (balık sözcüğünü kullanmak istemediğim gibi, kendimi saltık bir kasıntıyla boğuşurken bulmak da istemiyorum) her nasılsa oltasında görünce birden paniğe kapılıverdi. Dedim ya, balık avlamayı hiç mi hiç istemiyordu. Biliyordu ki göktaşı insanın başına hep düşmezdi ama insan her an bir balığa dönüşebilirdi. Kendisini yakaladığını sandı birden işte. Şimdi eve gidecek ve karısının kızartacağı o kocaman balığı sanki kendi kendisini yemiyormuş gibi yeyecekti. Karısı da pek güzeldi hani. Kanımca Tanrı onu yarattığı zaman “hah! Tamam buldum, işte bu” deyip seri üretime geçmeliydi. Geçeydi keşke; neydi ah o sarı saçlar, mor gözler, pembe alt, yeşil üst dudaklar; rengarenk bir karıydı işte. Karısını bir şeytana benzetmek hoşuna gitti ikiden. Sonra foşur; bir dalga ve sırılsıklam. Nefretten gözleri yandı herifin. Sırılsıklam nefret etmişti. Sandı ki kendisi bir aptal, kendisi en aptal, çevresindeki herkes ondan daha az aptal. Aah! Üzüldü işte. Çaresizlik mimiğini hayatta geçirdi kaş göz vasıtasıyla. Bönleşmişti eni konu. Sırılsıklam, bön bön oturdu orda, zıbardı kaldı hatta. Ne gelen oldu, ne bir giden. Elinde oltası, oltasında balığı, aklında kendi, karısında komşusu orda öyle donakaldı.
Aylar geçti, kışlar geçti. Gitme vakti gelmişti artık. Hiç düşünmeden gitti. Saatsa bironikiydi. Yolda bir çocuğa rastladı. O çocuğa yaşını sordu, çocuk ona balığı. Çocuk söyledi: “ikiyiçeyrekgeçe”. O söyledi: “Doğru zamanı bilmiyorum ve bekliyorum.”
Evine vardı en sonunda. Aljinik asitini içti, imipenem/silastatin sodyumunu içti. Karısına ursodeoksikolik asidinin yerini sordu; karısı ona mesalazin kutusuna bakmasını söyledi. Hayat işte böyle akıp gitti. (Anlıyorsunuz değil mi? Adamın küçük köpeği ölmüştü işte, adam da acısının artması için balığa gönderilmişti bu anlatının yazarı tarafından.) O balık çoktan bok olmuştu. Oniki haberleri ise dev göktaşının dünyaya çarpmasına iki saat ombeş dakka kaldığını halka duyurmakta ve son dualarını etmelerini buyurmaktaydı.
Hava o gün çok karaydı. Çok bulutluydu da ondandı herhalde havanın karalığı. Halbuki nesine gerekti insanlığın gayrı yamur?…İnsandık ya…Başımıza bok yağsa yeriydi. İnsandık ya…Balığa gittik. Kendi kendimizi yakaladık, pişirdik, yedik, sıçtık. İnsandık ve Afrodit’i katlettik. İnsan bizdik ve Afrodit olsa olsa bir köpek olabilirdi. Nitekim zaten basbayağı bir köpekti de işte. İnsanları bir tanrıça, hatta aşk tanrıçası olduğuna inandıran, aşk tanrıçası taklidi yapan, mutlu ve insanlarla alay edermişçesine uyuz uyuz ortalıkta dolanan bir köpekti Afrodit.
Yok ama, öyle olmuyor işte. Peki ne oluyor? İnsanların soğuk terler döktüğü kara bir kış gününde ölüm geliyor ve seke seke, yüzünde tebessüm, koşar adım yürüyen bir küçük köpeğin kapısını çalıyor…Köpek “kim o?”bile diyemiyor; “hav” diyor. Anlatının yazarı hiç üşenmeden oturup yazıyor bu üzücü hadiseyi, ben de anlatıyorum size. Anlatı bitmek bilmiyor. Anlaşılan anlatının yazarı anlatıyı bitirmekte zorlanıyor. Benim durumum ise muamma; ne de olsa o yazdıkça varım; ona bağımlıyım. Ben anlatmaktan yoruldum, siz okumaktan yoruldunuz, yazar yazmaktan yorulmadı. Belli ki yazarımız ne ezan ne çan sesleri, ne savaş çığırtkanlıkları ne de cenaze marşları, sadece Afrodit’in sesini duymak istiyor artık ve işin kötüsü duyana kadar da yazacak gibi görünüyor. Galiba en iyisi bu anlatıyı bitirmesi için yazara Beckett’in “Godot’yu Beklerken” oyununun en can alıcı noktasından bir konuşma parçası sunmak. Zavallı kör Pozzo’nun sözleri belki anlatıyı bitirmesine yardımcı olur yazarın, bizim de başımız göğe erer, daha rahat gevşeriz. Pozzo bizim adımıza anlatının yazarına şöyle desin mesela:
“Lanetlenmiş zaman hikayenle bize eziyet etmekten bıkmadın mı daha? İğrenç bir şey bu! Ne zaman! Ne zaman! Bir gün; bu yetmiyor mu size; bir gün dilsiz oldu, ben bir gün kör oldum, bir gün sağır olacağız, bir gün doğmuştık, bir gün öleceğiz. Aynı gün, aynı anda; bu yetmiyor mu size? Bize mezarın yanıbaşında bir yaşam verirler, ışık bir an için parıldar, ve sonra tekrar gecedir.”
Afrodit’ten
tüm insanlık adına özür dilerim.
İmza: Yazar.