CENGİZ ERDEM

                                   When I Dead Awaken

ÖYKÜLERİ

   Cengiz Erdem yürümeyi, konuşmayı ve düşünmeyi doğuştan biliyormuş. Kutsal deliktense koşarak hatta uçarak çıkmış 1978’de Lefkoşa’da. Çok sevinçliymiş; kötü ve karanlık günler sonunda sona ermiş, aydınlık ve neşeli günler kapısını çalıyormuş. 

    Çalıyormuş çalmasına ama kapıyı açamıyormuş Cengiz Erdem bir türlü; boyu kapının koluna yetişebilmek için çok kısaymış henüz. Nasıl olurmuş? Dokuz ay boyunca boşu boşuna mı katlanmış Cengiz Erdem tüm o tarifi imkansız acılara? Ne büyük umutlarla çıkmış kutsal delikten oysa. Herkes ağlarken o gülüyormuş çıkma anında ve hatta hemen sonrasında. Herneyseymiş ama, o anda düşünebildiği tek şey varmış Cengiz Erdem’in ve o da orman kebabuymış. Ne kadar da garip bir tipmiş bu Cengiz Edem. Hemen bir yer bulup orman kebabı yemeliymiş. Aklına ilk gelen yer ise doğal olarak bir ormanmış. Ama bir sorun varmış; en yakın orman Cengiz Erdem’in içine çok yakın, dışına ise çok uzakmış. Kapıyı açamıyor, pencereleri bulamıyormuş, paspasıysa çok kirliymiş, televizyon açıkmış.

    Cengiz Erdem televizyonu kapamış ve içine girmiş. Sonra televizyonu tekrar açmış. Ormanlarla ilgili belgesellerin sıkça gösterildiği bir kanal aramış Cengiz Erdem, bulmuş kanalı. Ne kadar da salakmış Cengiz Erdem. Artık bir ormanda olduğunu sana sana ve deli deli koşturmaya başlamış, halbuki Ankara’daymış artık. Umduğunu bulamamış, hatta ummadık taş baş yarmış; Cengiz Erdem bu sefer de ağlamış. Yazmaua başlamış.

   Orman kebabını çeken onun camıymış, canı çıksınmış, olmaz olsunmuş öyle can. Keşke onu çekip çıkarabilseymiş. Orman kebabı bulacağım derken Ankara’da kendini kaybetmiş. Onu kurtlar bulup büyütmüş. Kurtlar onu kendi kurallarına göre büyütmeye çalışmış. Balık avlamasına izin vermiyor, kardan adam yapmasını engelliyorlarmış Cengiz Erdem’in. Her şeye rağmen onlarla ilk başlarda çok iyi anlaşıyormuş. Mutluymuş, hatta her şey güllük gülistanlıkmış ve/fakat hangi mutluluk uzun sürermiş ki. Güller her zaman çok çabuk solmaz mıymış? Gülistanlıklar ise zaten gereksizmiş. O bir kurt değil, insanmış ve bu gerçeğin farkına varması pek uzun sürmemiş. Varmaz olaymış, kimlik bunalımına düşmüş. Onlardan kurtulmak için gecesini gündüzüne katıp, tıpkı bir veya belki de iki deli gibi düşündmüş, planlar yapmış, planlar bozmuş. Kumdan kaleler yapmayı denemiş, kalelerini kurtlar bozmuş. Kurt olmayı denemiş, baş vurmadığı genetik mühendisi kalmamış, başaramamış. O aptal ve safmış, kurtlar ise sadece birer kurt. Onlar uludukça, O ağlıyormuş. Orman kanunları Ona göre değilmiş; Darwin haklıymış. Yıllar geçiyormuş ama o bir türlü başarılı bir kurt olmayı beceremiyormuş. Doğru dürüst uluyamıyor, çiğ et yiyemiyormuş. Sürekli dişleri çürüyor, nezle oluyormuş. Gözleri bozulmuş, üstelik sinirleri de veran harap bir haldeymiş. Ya orada ölüp kurtlara yem olacakmış, ya da hiç vakit kaybetmeden insanların arasına dönüp yaşama dönmüş olacakmış böylece.

   En sonunda ne yapıp edip tüm insanlığa cesaret verebilecek nitelikte bir kurtuluş gerçekleştirmiş. Aman aman ne kurtuluşmuş; Londra’ya kaçmış kısa bir süreliğine. Çok heyecanlıymış, ama heyecanı ve neşesi yerini çok kısa bir sürede üzüntü, acı, keder ve umutsuzluğa bırakmış. İnsanların arasına dönmüş dönmesine ama yaşama asla dönememiş. İnsanlar arasında ne kabul görmüş, ne de onları kabul etmiş. Onları insan olduğuna asla inandıramamış ki… O  onların gözünde vahşi bir hayvanmış, onlar da onun gözünde evcil birer hayvan... Londra da böyle ölmüş.

   İngiliz Dili ve Edebiyatı okumuş Cengiz Erdem, hatta hızını alamayıp masterini de yapmış. En sonunda şunu öğrenmiş Cengiz Erdem: İnsanlara kafa veriyormuş tanrı, ve/fakat o kafa orda öyle duruyormuş. Orda, öyle. O da öyle bırakmış kaçmış.

   Şimdi nerde olduğunu kendisi de bilmiyormuş, çünkü nereye gitse yabancıymış Cengiz Erdem; beyni hep onunlaymış ki… İnsanlara kafa veriyormuş tanrı ve/fakat o kafa orda öyle duruyormuş.

               

ÖYKÜLERİ:

Cengiz Erdem'e mail göndermek için