İKİ
GEMİ BİR DENİZ
cengizerdem
“Hayvanlar
mı doğru söyler sence, insanlar mı?”
“Hayvanlar.”
“Doğru. O taktirde doğru söylüyorum diyen insan ben hayvanım demktedir
aslında.”
“Doğru.”
Birbirlerinin
sonlarını hazırlayacak şekilde birbirlerini kullanan iki insanın sıradışı
hikayesi.
Basında çıkanlara inanmayın sakın. Şehrin ışıkları ne kadar da turuncu
adeta kırmızı ve misafirperver. Burada fakir ama iyi yürekli ve dürüst bir
mahalle halkıyla, düzenlerini bozmak isteyen kabadayılara yer yok. Gel
cenneti gör. Aşk, aldatma ve intikam üçgeninde gezinen bir film çekmiyoruz
burda. Ne de aşkı yüceltiyoruz. Ne de onu melodramın klişeleşmiş anlatım
tarzından kurtarıp gerçekçi boyutlarıyla aktarıyoruz.
Deniz asla uyuyamayacakmış gibi yatıyor
yatakta. Yatmadan önce bütün gece benim resmimi çizmeye çalıştı. Galiba
asla uyuyamayacak. Resmimi çizemedi, daha çok bir karikatüre benzedi resmim.
Portre karikatürüne, karikatür portresine.Hep söylüyorum ona, “resmi boşver,
beceremiyorsun işte, yazar ol sen”, dinlemiyor beni, ille ressam olacak. Hayır,
yeteneği olsa bir şey demeyeceğim, ama yok. Yazıya yeteneği var ama yazı
yazmayı da sevmiyor. Halımız da leş olmuş. Yıllardır aynı halıyı
kullanıyoruz. Kimbilir kaç kişi kusmuştur bu halıya? Deniz uyudu. Kendini
kendi içinde kaybeden insanlar artık uyuyamazlar. Herşeye rağmen kasılacak
bir şey bulurlar, belki de bu kabuslarının elbet bir gün sona ereceği
umududur. Son zamanlarda tarla fareleri bile böyle düşünür olmuşlardır.
Onlar da geceleri yalnız uyuyamazlar, hayallerinin gerçeğe dönüştüğü
noktada onlar da insan olurlar. Bu onların işte asla sonlanmayan kabuslarıdır.
İniş aşağı tırmanışların sarsıntı boyutundaki yakarışların
mutluluk taciri mahkumların bile
olur hayallerinin gerçeğe dönüştüğü ve cezasız kalan suçları ve asla
sonlanmayan kabusları ve sen bile diyebilirsin ben senden geçtim de geldim
diyebilirsin sen bile ve reytingi yüksek yalanlarınla, sefil sefil koştura koştura
dönercinin önünden geçen bir kedi bile yemezken benim içinden kurtçuklar
çıkan dönerimi ama sen yumuşak bir sesle içime düşersen ben de düşersem
bile içime sorun yok.
“Neden
geldik dünyaya?”
“İnsan
olmaya.”
Duygusallıktan
öte bir şey bu. Komadaki bir insanın gördüğü düşler gibi veya belki de
bunalıma girmemek için Faverin tedavisi gören, ölecek bir kanser hastasının
düşünceleri. İşte öyle gerdim sinirlerimi, yatıya kaldı kabuslarım.
Sanki her gün bir gece önce ölmeksizin yeniden çıkacakmışım gibi ana
rahminden. Bir gün mutlu, bir gün mutsuz. Bunlar Denizin kendi rüyası hakkında
yaptığı açıklamalardı uyurken. Belli ki benimle paylaşmak istemişti rüyasını
ama bunu bilmeden yapmıştı bunu.
Ertesi
akşam çok geç kalktı Deniz. Ben bu arada halıyı yıkadım, temizlenmedi,
gittim yeni bir halı aldım. Deniz halıyı hiç beğenmedi. “Bu
halı çok çirkin, hatta hayatımda gördüğüm en çirkin halı” dedi,
sonra da halıya tükürdü. Halbuki halının suçu yoktu, Denizin benim suratıma
tükürmesi gerekirdi. Ben de Deniz’in suratına tükürdüm bu hatasından
dolayı ve sonra bunu oyun ettik, birbirimize tükürmeye başladık koşuşturarak.
Günler böyle geçiyordu işte. Evlenecektik neredeyse.
Kaza
günü. Boğazdayız. Çörek ve hellim yiyoruz. Sonra Karpaz’a gideceğiz. Kış.
Yağmur yağıyor.
“Sen
bir salaksın Deniz, senin kadar salak bir kadın görmedim daha önce?”
Tanışmamızdan
birbuçuk saat sonra söylemiştim bu lafı ve tabii ki Deniz yüzüme tükürmüştü.
Sonra hellim ve çöreklerimizi bitirip, ayranlarımızı da içip Karpaz’a
gitmiştik. Yolda yaptığımız tek şey birbirimizi aşağılamaktı. Sonra
cinsi münasebette bulunan eşşekleri görünce birbirimizin yüzüne tükürmüştük.
“Erkeklerden
çok çektin galiba?”
“Evet
suratıma sıçmadıkları kaldı.”
Gidip
yeni bir halı daha aldık. Halının üstüne oturup neskahve içip pisgot
yedik. Pisgotları neskahvelere batırıp batırıp yedik. Sonra şiir okuduk.
Bu
arada opak gözlü, kırmızı benekli sarı balık seyredalmışken batan
geminin mallarını ve rencide ederken istiridyeleri, mor gözlü eşşek balığı
haince planlarını yürürlüğe sokmak için uygun zamanı kolluyordu. Yürürlük.
Yürürdük Altın Kumsalda.
“Buralarda
bir evimiz olsaydı keşke.”
“Keşke.”
“Lefkoşa
çok çirkin. Bir mezarlığı anımsatıyor adeta bana. Evler beyaz birer mezar
sanki.”
Beyaz
bir dörtlük neşreden balıkçı şair oltasını atmış kafa dinliyordu. Kaç
araba daha havaya uçurulacak, kaç kişi daha işsiz kalacak, kaç kişi daha
canına kıyacak, kaç kişi daha işte tüm bunlara maruz kalmamak için iltica
edecekti acaba?
Sınırsız
bir özgürlüğe yelken açan yeşil benekli beyaz gemiden el sallayan sarışın
kız o kadar uzaktan bile aşık edebilmişti eski balıkçı şairi, şimdinin
dönerci çırağını, kendine.
“Doktor
bey, bana bir intihar reçetesi yazar mısınız?”
Tüm
gemiler sırra kadem, benim elimden düştü kalem. Balık yoksa balıkçı şair
ne yazsın? Deniz yoksa başını hangi taşa vursun?
Çöllere
dalsın çöllere, yeşil ördek gibi çöllere, deniz onun neyine?
Hindistan’dan
bir esinti gelse Gandi’nin ruhunu getirse, pasif pasif dirensek!
İstiridyeler
teker teker çıktılar Denizin sepetinden. Karpaz’a kar yağıyordu o sabah;
eşşekler donup donup öldüler. Alice harikalar diyarını terketti. İstiridyeler
kıyafet balosuna gidecekmişçesine neşeli ve kostümlüydüler. Çiçek yüklü
bir gelin arabası şarampole yuvarlandı. Gelincikler hep soldu. Devir seyir
devriydi. Bak sana su getirdim. Yaa, haklısın, her yer su ve/fakat içecek bir
damla bile yok.
“Telefonu
kapa. Mümkünse bir daha konuşmayalım.”
Tıp
fakültesini bitirdikten beridir kırmızıyı sevemez oldum. Senin neden aklın
uzun saçın kısa?
“Doktor
bey bana bir intihar reçetesi yazmanızı rica edeceğim.”
“Tabii.
Deniz’di değil mi adınız?”
“Ya
öyleydi.”
Yüzyıl
geçti, istiridyeler bizden nefret etti ve evreni fethetti.
Akşam
yemeğinde opak gözlü, kırmızı benekli sarı bir balık yediler. Kedilere
de verdiler.
Size
çok hayati bir tavsiyem var; sakın şeffaf bir duvarı hafife alıp yıkmamazlık
etmeyin. Büyüklerden korkmayın. Birbirinize sarılın, o yeter. Onlar yapamadı,
siz yapın.
Küçüktüm,
beni yediler, midelerine taht kurdum! Ve dedim ki:
“Sadakat
yaşamsalsa aşk ölümcüldür.”
(Burada
bitemez tabii bu hikaye. Olmayan pek çok şey var daha. Çok daha yaratıcı
olabilirsin elbette istersen.)
İki
arkadaşım geldi az önce, bana üç sigara bıraktı gitti. Rica etmiştim,
“üşeniyorum dışarı çıkmaya, bana biraz sigara bırakın” demiştim.
Hayatın hızına erişmek istemiyorum. Hayatın hep bir adım gerisinde
gitmekle kendimi emniyette hissetmekten ve bu yanılsamayla bile yeterince mutlu
olamamaktan muzdaribim. Hayatın ırzına geçmek istiyorum aşkımın ırzına
geçtiklerinden beridir. Şekersiz ama anasonlu öksürük pastillerine
benzetiyorum aşkı da yaşamı da. Kimisi sever, kimisi sevmez ama öksürüğün
varsa emmek zorundasın, başka seçeneğin yoktur. Ha! Diğer yandan hayallerin
gerçeğe dönüştüğü bir yer mutlaka vardır ama hayaller gerçeğe dönüşünce
hayal olmaktan çıkar diye bir senaryo da vardır. Beklendiği gibi olmayabilir
tabii hayaller hayata nüfuz edince. Hayal esnek ve gevşek bir şeydir;
kurulur, bozulur. Durağan bir bütünlük izlenimi verecek şekilde yanyana
yerleştirmek lazım hayallerle hayatı.
hayalimden.
Ben nasıl emin olayım ki? Kimim ki ben? Hem sonra ne fark eder ki? İşte bu yüzden
Deniz’i salıverdim. İstediği gibi konuşma özgürlüğü tanıyorum ona,
istediği gibi düşünme alanı. Deli gibi koştursun sahil boyunca. Eğer beni
rahatsız ederse demek ki o haklı. Yani demek ki evet, ben de haklıyım o haklıysa;
düzen dışı teori pratik olarak adledilebilir ve bu da…benim için bir
tehdittir.
“Uyumsuzuz!”
“Bu
en doğrusu”
“Farkımız
olmadığı halde uyumsuzuz”
“…..”
Seni
düşünüyorum. Ben senin beni gerçeğe dönüştürdüğünü, beni, işte
gerçekleştirdiğini düşünüyorum. Sense benim seni sevmeme izin
vermiyorsun, bile bile sadece aşk olduğunu hayatı yaşamaya da ölmeye de değer
kılan tek şeyin. Ve sen benim seni sevmemden korkuyorsun ve sen bile
korkuyorsan benim seni sevmemden… aşktan şüphe duymaya ve gerçekleşememeye
mi mahkumum ben?
“Sen
beni düşünmüyorsun.”
“Baksana
tatlı tatlı gülümsüyorum sana. Seni düşünmüyorsam seni düşünmem
gerekmediği içindir.”
“Her
lafın yalan, her baktığında yüzünde o acı dolu gülümseyişi görüyorum
ve senin için ve benim için artık çok geç olduğunuı farkediyorum. Ayrılmamız
için çok geç olduğunu…”
“Ya
sen, ya da ben ötekini öldüreceğiz bir gün nasıl olsa.”
“Her
gün, her gece aynı muhabbet.”
“Ben
seni sen akşamları uyurken bile özlüyorum ama.”
“Sen
de benim uyuduğum saatlerde uyu o zaman.”
“Biliyorsun
ki ben gündüzleri uyanık kalmaya dayanamıyorum, ayrıyeten geceden başkası
yardım etmiyor bana üretimlerimde.”
“Ürettiğin
bir şey olsa yüreğim yanmayacak.”
“Olacak.
Şimdi bekliyor. Olacak. Bekliyor.”
“Bence
hep bekliyor olacak.”
“Gecenin
rahatlatıcı bir etkisi olduğuna…”
“Ne?”
“Siktiret.”
Kanlar
akıyordu Deniz’in her yerinden. Gel cenneti gör diyordu sanki bakışı.
Delirdin mi sen Deniz? Sinek gibisin, sinek gibi ezilmişsin kendi beyninin altında.
Ağzından çıkan kanlarda beni de boğmaya kalkıştı Deniz. Gel diyordu,
gel, tek istediği benim de gitmemdi, gitmedim.
Elini
tuttum sonra, bana da bulaştırdı, ikimiz de durmaksızın kanıyorduk. Ben
beyin boşluğuma düştüm, o beyninin kenarından evrene el salladı. Gel
diyordu, gel, gittim. Ağladım, güldüm ve gittik. Anlamlıydı kelimeler.
Gitmeden önce böceklerin, arıların, sineklerin, fillerin, balıkların, kuşların
ve yılanların, düşerlerse çıkabilmeleri için, lavobo, banyo ve
tuvaletlere tuvalet kağıtlarından yolcuklar yaptık. Çünkü lavobo, banyo
ve tuvalet yüzeyleri kaygan olur ve içeriye düşen veya kendi isteğiyle
giren bu hayvancıklar dışarıya çıkamaz. Çıkmak için uğraşırken
yorgun düşer ve uykuya dalar, ölür. Bunu önlemenin en kolay yolu, tuvalet
kağıtlarını banyo, tuvalet ve lavoboların içine, onların dışarı çıkabilecekleri
şekilde yerleştirmektir. Tuvalet kağıdı bile hayat kurtarabiliyor bazen
diye düşünmeyi ihmal etmedik.
(Bu hayat, ah bu hayat ne de çabuk değişiyor
mümkün mertebe ve mümkün olan her yönde. Gözlerimi açtığımda göremediğim
şeyler ihtiva ediyor bu hayat ve sanki ben bunu daha önce de yazmış gibiyim.
Beni uyarın, başetmek imkansız bununla, ne yaptığımı bilmiyorum ben.
)
Tamamen
net her şey. Söz gözün kapandığı yerde biter. Nasıl ki beynin gözleri gözler
açılınca körleşirse.
Bundan
sonra kaderimizi tayin yetkisi beyinlerimizde değildi artık. Kanayan
beyinlerimizle ve içimize akan gözyaşlarımızla uygarlığın çöplüğüne
doğru arzu sellerinde boğulmaya yazgılı ve karaya koşan kertenkeleler
misali ilerliyorduk… Deniz ve Ben.
ruhi
bunalımlar ve en tatlı ve en tatlı erişim ağları ve hayaletlerini kusan
bir gemi misali yeni bir Nuhgemisi misali en tatlı ruh dökükleri ve… kırık
dökük bir ruhu bırakıp kırık dökük bir yaşamla geri geldim ben.
“Ben
sanıyordum ki bu eşşekler…”
“Sana
saygı duymuyorum.”
Beni
nasıl da öyle çırılçıplak bırakıp gitti ama… Deniz bu düşünceyle
yaşayacaktı uzunca bir süre ve pek çok iyilik meleğini kendine esir edip
insanlığı rezil edecekti, ta ki yırtılan gökyüzünden mavi benekli sarı
bir canavar gelsin de kurtarsın yanılsamaları bilincin hakimiyetinden…
O
hissediryordu ve ben onun hislerini düşünce sanıyordum.Nerdeydik biz yoksa
neresi bizdeydi mi? Deniiiiz. Denizdeydik ve maviştik.
“Radyoyu
aç.”
“Başım
ağrıyor.”
“Radyoyu
aç.”
“Başım
ağrıyor”
Medyaya
sakınola inanayım demeyin. Onlar yarattıkları yapay gerçeklikle insanların
kafayapısını şekillendirerek iğrenç bir geleceğin temellerini atarlar
genellikle. Biz asla düzene karşı gelmedik. Ve ben kendimi asla kaybetmek
istemedim ve siz asla bizi anlamak istemediniz. Biz sadece sizin bizim kim olduğumuzu
bilmenizi istedik. Şan istedik şöhret istedik her şey filmlerdeki gibi olsun
istedik sadece hayatta olduğumuzu bilmek ve bilmenizi istedik ki biz de varız;
tıpkı filmer gibi.
Cenazede
ağlamayacağıma söz vermiştim kendime! Bunun saçma olduğunu bilmiyordum.
Bilmek istemiyorum, anlamanızı da beklemiyorum. Sedece onun kim olduğunu
bilin yeter. Her şey paramparça, kırık, dökük, hayatlar, ruhlar. Yeşil
bir kahve gibi sanki. Kendi içimi görmem kendimi ve onu, yani ikimizi beraber,
bizi onun ölümünün
loş ışığı altında yeniden yaşamamla gerçekleşti. Ben gerçekleştim.
Şimdi artık tamamen ve kuşkusuz mekansız ve uzamsız yalnızım.
“Seninle
uyumak için onca yol teptim ben.”
“Boş
sokaklar gibisin.”
“Nedir
bu? Bir şarkı mı?”
“Gerçek.”
“Keşke
uçmasaydın.”
“Yatalım
mı?”
“Uyuyalım.”
“Resmimize
son şeklini verelim.”
Deniz
iskemleye oturdu ve hemen uyudu. Zamansız ve uzamsız bir düşü bir tek o gördü.
İki gemi denizde bir yere gidiyordu. Gemiler battı, Deniz kalktı, resmi
bitirdi. Kendi portre karikatürünü. Karikatür portresini….bitirdi. İronik
bir rastlantıydı hayat eğreti bir monolog.
“Bu
muydu hayat?”
“Buydu.”
“Peki
öyleyse, bir daha.”
Eşşekler
anırır Aİ Aİ.
“Hapşuu!”
“Çok
yaşa.”
“Böyle
bitecekseydi neden başladı ki?”
“Belki
de hayatı taklit etmiştir.”
“Hapşuu!”
“…….”
Dünya
sürekli değişiyorken, neydi ki gerçek aşk? Kırık dökük bir ruhtu onlarınki.
“Burnumu
çizmeyi unutmuşsun.Kulaklarımı da yanlış yere çizdin.”
“Durağanlık
yoksa bütünlük hiç olmadı diye düşünmüşümdür belki de senin
yerine.”
“Çok
yaşa.”
“Hapşuuu!”
“Tesadüf
işte.”
Solda
bir tabela yoktur: Dikkat Eşşek Çıkabilir.
“Cenazenin
kaldırılmasındaki yardımlarınız için teşekkür ederim.”
“Bir
şey değil efendim. Kırık dökük bir tabuttu onunki”
“Sizce
hayvanlar mı doğru söyler, insanlar mı?”
“Hayvanlar
söyleyemez ki!”
“Doğru.”
Tüm bu gördüklerim tabutumda gördüğüm düşler
olamazdı elbet. Tüm bu olanlar ya soyları ikibinbir yılında tükenecek
kaplanların, ya da soyları zaten tükenmiş olan dinozorların kabuslarıydı
olsa olsa yoksa aşk ne demeye örtsündü ki üstümü bir tabutun kapağı
misali yapacak başka işi olsaydı insanlığın tükenmekten başka? Tuvalet
kağıtları bile yetmiyordu.Yoktu hiç çıkış yolu.Kırık dökük bir
tabuttu hayat.
“E
aşkolsundu be hayat!”