EŞİK
Kötülükten bıkıp
usanan kronik köpek, deli numarası yaparak, etsiz ve dolayısıyla da tensiz
kemiğini ölü bir delinin, sessiz sessiz yalıyor da yalıyordu. Ölmekten söz
ettiğim sanılsın istiyorum ve yanılsın sananlar bunu böyle. Yanılsamalarla
dolu bir yaşamı, yılanların ve farelerin otoritesine boyun eğmeksizin sürdürsünler.
Bilinçsizliğin ölü enginliğinde, sarıya çalan bir kedi zehiri yüzünden,
farelerin karanlık zaferine aldanıp yaşasınlar; mutlu bir ölme süreci geçsin
üzerlerinden. Sürsünler atlarını denize doğru istiyorum.
Bu yılanlara ne oluyor
yahu böyle? Bütün gün sss da ssss, başka da sess yok dalıp gitmek için,
kalmak için gidip. Örneğin su yüzeyindeki köpük seslerini çağrıştıran
sesler; ama olsun, hala daha canlıyız ya…
Beyninizin taa içinde
dans eden resimler çiziktiren bir ses duydunuz mu siz hiç? Haydi sürün atlarınızı
şimdi, ama sakın fazla açılmayın yoksa Stevie Smith’in şiirindeki gibi,
insanlar kendilerine el salladığınızı sana sana boğulup
ölürsünüz. Sakın atlarınızın kanatlanmasını arzulamayın,
kanatlanıp uçmayın; yoksa sonunuz İkarus’unki gibi olur. Biliyorsunuz ki
arzu etmek cesaret etmektir. Ben de biliyorum ki hayat
anlamını ancak bilememezlik ortalığı kapladığında yitirir
ve/fakat işte insan hep bildiğini sanır ve yaşar. Bu tür yanılsamalara
kurban gitmek istemezsiniz herhalde!
Evi temizlemek lazım. Köpek
çok büyük bir yanılsama içerisinde; onu bundan kurtarmak lazım. Kıskançlık
işte; o mutlu, sen değilsin. Hiç de bile. Sadece “ekşi” kokusu çok yoğunlaştı.
Gittikçe daha dayanılmaz bir hal alıyor bu durum. Yoksa bu şemsiyesini
kaybetmiş bir mutluluğun habercisi mi acaba? Kene; işte bütün mesele bu.
Kene veya değil, ne fark eder? Kör bir kene kanımca. Olsun. Kör kör kan
emiyor; farkında değil köpek. Kene kör, köpek kronik. Kan emilmekte,
damarlar çekilmekte, dünya büzüşmekte, insanlar düzüşmekte, kene şiştikçe
şişmekte.
Elma kurduma ne oldu
benim? Kaç gündür ortalarda yok. Yoksa DNA’larını yayılımcı
politikalar uğruna tüm evrene mi salıverdi? Bilinmiyor. Neden acaba insanlıktan
bu denli nefret ediyor? DNA’larını salıverdiyse işimiz bitik. RNA’lara
gelince, onlar zaten hiç olgunlaşmadı ki. Elma çöpe, çöp kurban, kurtçuk
evini terketti. Kene hala daha şişiyor; patlamasa bari…
Yaşamıma anlam katan o
kazadan sonrasını hatırlamıyorum aslında. Hepsi elma kurdunun ve o kör
kenenin işi. Nefret, öfke sinir ve bilimum bilinç kayması semptomlarından
muzdarip bir tip oldu çıktı komşum da sayemde. Hepsi o elma kurdunun ve o kör
kenenin işi bunların; bana yansıyor, e tabii ben de insanım, yansıtıyorum
neticede. Bir nevi dışavurum bu; komşum kamaşıyor. Onda kendimi görüyorum.
Seni gidi hedonist kene seni… Kör kör pislik yaparsın ha…
Sabah ilk iş balkondan aşağı
baktım. Belediye işçileri yoldan bir köpek kazıyorlardı. Kronikleşmişti
yolda. Köpeğin suçu yoktu, benim derdim keneyleydi. Peki ya deli, ona ne
oldu? Kronik köpek taklidi yapmasaymış o da. Soru hazır, cevap nazır.
Dostum Zona geldi,
Godot’dan selam getirdi. Pozzo kör olmuş, onun da bana selamı varmış,
ikisi de beni görmeyi çok özlemişler. Zona otuziki yıldır evimin duvarında
benek şeklinde lekeler olduğunu iddia ediyor. E ben de ne yapayım, çaresiz
varsayımını doğru kabul ediyorum. Zona herşeyi bilir; var diyorsa vardır,
yok derse yok olur. Yok “olmak”, yani var “olmamak”. Hiç olmasaymış
aslında ne de iyi olurmuş. Keşke hiç olsaymış.
Zona ile birlikte, her
zaman olduğu gibi Şekspir’e faks çektik gene:
Sevgili dostumuz şekspir,
Olmamak. “Hiç bir şey olmamaktan daha iyi olamaz”.
Sevgiler, saygılar.
Şekspir’e on yıldır
her hafta salı günü düzenli olarak aynı faksı çekerdik. Ne bir ses, ne
bir seda; sadece boşluk. Sanırım artık bazı şeylere karşı gelmek,
direnmek anlamını yitirdi. Yapılması gereken tek şey yenilgiyi yegane kazanç
olarak görmek, görebilmek. Bense bakmak istemiyorum. Yorgunum. Siz de
yorgunsunuz. Herkes çok yorgun. Dünyanın yorgunluğuysa doruk noktasına
varmak üzere. Büzüşüyor da büzüşüyor, içe doğru yavaş yavaş patlıyor.
Koyun saymak tek çare; kurt saymaya ömür yetmez.
Picasso’yu bilirsiniz;
bir ressamdı. Darwin bilim adamı, gezgin, yazar, şu, bu. Komşumsa sağır.
Oh ne rahatlık benim için, ne büyük bir umut kaynağı. Geçenlerde bir
sergiye gitmiş. Sergide Picasso’nun resimleri varmış. Sağır komşum
sergiyi hiç beğenmemiş, Picasso’dan ise gıcık kapmış. Hatta bir resim
varmış ki, hayatında gördüğü en kötü balıkmış. Resmin altında
“Balık” yazıyormuş, Picasso da resmin ressamıymış ve oradaymış.
Bizim sağır, gözleri görüyor ya, Picasso’yu tanımış; yanına çağırıp
sormuş “bunun neresi balık?” diye. E tabii yaşlı başlı kadın, Picasso
da saygılı, efendi bir beyefendi, nitekim saygıda kusur etmemiş. Ayıp olmasın
diye bizim sağır komşunun yanına gidip “o balık değil ki, resim” demiş.
Doğru, yalan bilmiyorum. Bu Zona’nın hikayesi. Sağır komşum sadece
Picasso’nun resim yapmayı bilmediğini, basit bir balığı bile doğru dürüst
çizemediğini söylüyor. Israr ediyor. Her gün kapımı çalıp bunu söylüyor.
Bana rahatsızlık veriyor, sinirlerime dokunuyor. Öldüreceğim onu, nefret
ediyorum ondan, tiksiniyorum.
Şimdi, en çok uyuyan
hayvan koala olduğuna göre (günde 21 saat), insanlık uyuzlukla suçlanmamalı.
Dilimiz var konuşuyoruz. Yılanların da dili var ama onlar sadece ne idüğü
belirsiz, sss diye bir ‘s’ sesi çıkarabiliyorlar. Ne mutlu insanlığa.
Darwin ne dese hoş ama boş artık. Zona bana küstü, gitti. Darwin haklıymış
meğer. Düşündüğümü söylemem suçmuş; Zona öyle diyor. Galiba haklı
da, ne de olsa konuşmakla kimilerinin özgürlüğünü kısıtlıyorum.
Zona, Darwin’i çok
severdi; en iyi dostumdu ama yılanlar aramıza dillerini soktu. Karşı taraf
oluştu, bu taraf oluştu. İki ayrı taraf oluştu. Ortası var ama kimse farkında
değil. Kaldı ki karşı taraf, bu taraf hatta ortası olması bile gerekmiyor.
Galiba en güzeli bilmemek; daha da güzeli bilmediğinin farkında olmamak.
Güneş batmakta oldukça
geç kaldı. Bat artık, bat da yatıp uyuyalım. Yeter bize ettiğin kötülükler
ey Tanrım, batır artık şu güneşi. İkarus’a yazık oldu bak. Onu düşünmedin,
bari bize birazcık olsun acı. Bak Batı sabırsızlanıyor. Sen de biliyorsun
ki güneş doğudan doğar ama batıdan batar. Batıdan doğmuş olsaydı,
mecburen doğudan batacaktı. Batı-Doğu ikilemi işte buradan doğar, bundan
kaynaklanır. Batır onu, öldür güneşi, doğur geceyi; biraz da karanlıkta
ağlayalım. Çelişki büyümekte. Zıtlaşma had safhada. Yoruldum.
Çok kısa süreli bir geçiş
olacak bu. Bakın, hoop, DAN!!! Patdadanak bitti bile. Acıdı mı? Acımadı değil
mi? Kafa, kol hepsi yerli yerinde, ama o da nesi: Bir kapı. Üzerinde bir
tabela var; kanla yazılmış:
CEHENNEMDİR GİRİLMEZ!!!
İmza: Körkene, Kronikköpek
Picasso,
Darwin, Elmakurdu,
Şekspir, Pozzo ve GODOT.
Ben bittim; artık ne
etim var ne de tenim. Yazı da bitti. Gidecek yer yok. Hiç olmadı ki cennet;
sağır komşum parsellemiş orayı diyorlar. Kimseyi sokmuyormuş içeri. Hiç
inanasım gelmiyor ya, neyse; öyle diyorlarsa öyledir, bir bildikleri vardır
elbet.
Zona’yı özledim.
Benek lekeli duvarımı da, ama en çok da aynaya bakmayı, bakabilmeyi özledim.
Kendimi görebilmeyi özledim…