Beni Bu Dışarıdan Çıkarın!  
A Perfect Day  
 

Uyandık. Uyanırken, “hayat buydu işte; nasıl gelişeceği asla kestirilemeyen bir rastlantılar sarmalı…Gerçekdışının gerçeğin yerini aldığı bir gerçektir hayat.” diye düşündük.

Kendime kirletmek için tertemiz bir kafes kiraladım Ankara’da. Gelip birilerinin beni götürmesini bekliyorum. Karar verdim; leşim değil, canlı etim çıkacak bu kafesten. Sevgilim Süheyla’nın başı ağrıyor sürekli; sinirsel olduğunu söylüyor kendisi. Kedisi var; ölmeye yatmış canlı hastalar gibi dolanıyor ortalıkta…

Dolanıyorum hayatta bir oyana bir bu yana…

Gümüş bir köpek heykeli aldık bu gün kendimize; kedi heykeli görünce öldü. Ölü biri yaşıyormuş gibi kokuyor evimiz. “Avrupa”nın web sayfasına girdik sabahleyin; hazır değildi sayfa; Ali Osman’ın ve Hüseyin Çakmak’ın yazılarını okuduk bir tek…Süheyla kendini Kıbrıslı gibi hissettiğini söyledi Çakmak’ın yazıyı okuduktan sonra; bu lafına bir anlam veremedim; benim kaybettiğimi o nereden bulmuştu? Şener Levent’in yazısına baktık ama okumadık; biliyorduk ki canımız Kıbrıs’ın gerçek paşalarından Kemal Demirkıran Paşa’nın yerinde fırın kebabı yemek ve gonyak içmek çekecekti eğer okusaydık; yoktu buralarda öyle şeyler; yoksunduk bize dair birtakım güzelliklerden. Biz de gidip “Konya Usülü Kuzu Tandır” yedik Rumeli’de. Eve döndük dondurma yedik çilekli…Memleket meselelerine kafa yorduk dondurma yerken, sonra dondurmadan veya kuzu tandırdan midesi bozulan Süheyla tuvalete girdi. Süheyla tuvaletteyken benim canım sıkıldı; yoldan geçen arabaların seslerini dinledim; birbirlerine sürekli boru çalan ve evrimsel süreci biraz geriden takip eden sürücülerin kullandığı arabalardı bunlar. Mesela sarı ışık onlar için “arabanın borusuna basabildiğin kadar bas” demekti. Sonra telefon çaldı; telefonu açtım, karşıdaki insanla konuştum, sonra telefonu kapadım. Bu arada Süheyla da tuvaletten çıkmıştı. Süheyla’ya yöneldim: Sorular sorduk Süheyla ile ben birbirimize sanata dair. “Sanat toplumsal sorunlara duyarlı olmalı mı olmamalı mı?” diye sordu Süheyla bana, “bilmiyorum” dedim ona. Biribirimizi sevmediğimizi irtiraf ettik birbirimize. Oyun oynadık sonra sokağa çıktık. Kavaklıdere’den Kızılay’a yürüdük. Atatürk Caddesi’nde asla bitmeyen alt geçit çalışmaları olduğunu, bu yüzden de o civarda çöpçülerin çöpleri toplamadığını bildiğimiz ve çöplere basmak istemediğimiz için Esat Caddesi tarafından, Kocatepe Camisi’nin yanından geçip gittik Kızılay’a. Yolda Kıbrıslı Türk olduğunu iddia eden bir arkadaşımızı gördük; o da tıpkı bizim gibi hayata fırlatılmışlıktan muzdaripti. Ah! Ne kadar ilginç bir şeysin sen ey hayat! Rauf Raif Denktaş’ın son açıklamalarını duyup duymadığımızı sordu arkadaşımız; duymak istemediğimizi söyledik; gerçeklerden kaçmakla suçladı bizi arkadaşımız. Manic Street Preachers’in “Eğer buna tolerans gösterirsen, bir sonraki kurban senin çocuğun olacak” adındaki, faşistlerin birer fareden farksız olduğunu konu alan ve bu iddiayla da İngiltere’deki “şer odaklarının” takdirini toplayan şarkısını söyledik ona Süheyla ve ben. Sonra Süheyla son zamanlarda kendini Kıbrıs’lı gibi hissetse de aslen Konya’lı olduğunu, bu konuların onu ilgilendirmediğini söyledi. Bizi kurtardıkları için toplumumuz adına ona teşekkür ettik. Hatta ben ayaklarına kapanıp “bizi gurtardığnız için çok teşekkür ederim Süheyla; gene gurtarın bizi, gene gurtarın lütfen bizi,” diye yalvardım ve şükranlarımı sundum. “Kalk lan ayağa, salaklaşma!” dedi bana Süheyla. Kızılay’a doğru yürümeye devam ettik.

Kızılay’daki İnsan Hakları Caddesinde, “Dil-Tarih faşizme mezar olacak!” naraları atmak suretiyle egolarını tatmin eden “bölücü ve komünist üniversite öğrencileriyle”, kendisini “toplumun üstündeki bir güç” olarak görmek suretiyle bastırılmış cinsel istek ve arzularını tatmin eden polisler arsındaki çatışmaya tanık olduk. Diğer yandan, Yüksel Caddesi tarafından da “şeriatçı üniversite öğrencileri”, “Türban namustur, faşizme geçit yok, Allahuekber!” diye bas bas bağırarak belirince anladık ki küçük çapta bir iç savaşın ortasındayız; hemen “Bilim ve Sanat Kitabevi”ne sığındık. Ben Lyotard’ın “Postmodern Durum” adlı eserinin yeni baskısını karıştırırken yanımızdan kanlı bir dere aktı Kocatepe’ye doğru… Süheyla kendini Kıbrıslı gibi hissettiği için bu konuların ve olayların onu ilgilendirmediğini söyledi kitabevindeyken. Bünyesinde tutarlı bir anlam barındıran tek bir olay aradım çevremde; bulamadım.

Kendimizle gurur duyacak şeyler aradık sonra üçümüz. Bulamadık. Çeşitli girişimlerimiz oldu, fikirler attık ortaya günü nasıl geçireceğimize ilişkin. Sakarya civarlarında “Eski Limon” adındaki Rock Bara gidip duruma göre birer ikişer üçer dörder beşer bira içmeye karar verdik. Rock Barın kapısında bizi bir başka dostumuz karşıladı. Bize bira ısmarladı. Ben başka bir kıza daha aşık oldum Rock Barda. Süheyla beni sevmemesine rağmen sinirlendi; gene başı ağrıdı. Aşık olduğum kızın yanına gittim, ona bizim eve gelmesini , ona gümüş köpeğimi göstereceğimi söyledim. Gelmedi. Gümüş köpeğimi merak etmediğini söyledi. Yanından ayrıldım. Aşkımı ayaklar altına aldığı için çok üzülmüş ve sinirlenmiştim. Bira içmeye devam ettim. Herkes çok mutluydu; gerçekten de mükemmel bir gündü. Hava çok soğuk ve karaydı Ankara’da. Bira içmeye devam ettik; sadece hareket halindeki zavallı birer ettik. Akşam oldu eve gittik yemek yeyip sevişip sigara ve çay içip konuşup işeyip uyuduk.

Kendime temiz bir kafes kiraladım Ankara’da, onu kirletiyorum yaşamakla. Kendime güveniyorum ama; biliyorum çünkü; şimdilik içim temiz, dışım leş gibi olsa da… 

 

Valizdeki Kukla
Sabahtır. Süheyla elinde fincanla mutfağa girer. Ben mutfakta bolibifli, hellimli ve domatesli tost yemekte ve bir yandan da daha fazla tost yemek için domates, hellim ve bolibifleri kesip özenle yağladığım tost ekmeklerinin arasına koymaktayımdır. Süheyla bir miktar çay doldurma ve içme eylemlerini gerçekleştirmeye başlar yanımda. Bunu gerçekleştirirken bana şöyle der: “Umarım artık dersini almışsındır. Başın çok büyük belada. Artık Adana’daki mafya akrabalarım da kurtaramaz seni. Yüz kere söyledim oynama böyle oyunlar diye.”

“İki sokum yemek yeycem, burnumdan getirdin baa. Gurtarmayın artık beni yahu. Adana’daki akrabaların gurtaracağna beni borçlarımdan, yaşam tarzımın sözde bedelini öderim dahayi; hayat bir gumardır zaten, bilmezmin sen bunu?” söylerim Süheyla’ya.

“Tamam. Sen bilirsin.  Neyse, akşama ne yiyeceğiz onu düşünelim şimdi.” der Süheyla.

“Akşama da tost yeyceyik.” derim ona.

Akşam olmasını beklerken ben çeşitli insanlarla iletişime geçmek fikrine sıcak bakarım. Süheyla ise akşama kadar çay üstüne çay içip Örvin Velş’in “Trainspotting” adlı romanını, Danny Boyle’un çektiği “Trainspotting” adlı filmle karşılaştırmalı okuma eylemine girişir. Eylem üstüne eylem yapmaktadır Süheyla, ben ise sadece birtakım eylemlerin fikirlerine sıcak bakmaktayımdır.

Neticede ben kimseyle iletişime geçmem, Süheyla ile birlikte, ama çay değil neskahve içerek filmi izlerim. Filmi izlerken aklıma “tek kurtuluşumuz ekonominin düzelmesine mi bağlı?” sorusu takılır. Bu soruyu Mark Renton’un filmdeki bebek öldüğü zaman söylediği cümle ile yanıtlarım: “Söyleyecek bir şey bulamıyorum.”

Saat oniki sularında İstanbul’da bir uçağın Taksim Meydanı’na düştüğünü öğreniriz radyodan. Evde televizyon olmadığı için hemen işi gücü bırakıp detayları öğrenmek üzere internete gireriz: 1789 ölü, binlerce yaralı varmış, maddi hasar ise tesbit edilemiyormuş. Hayatın bir kumar olduğunu tekrar öğreniriz; bir daha birbirimizi üzmemeye karar veririz, hatta birbirimize bu konuda söz bile veririz. Akşam olur; tostlarımızı yeyip çaylarımızı içip, bugüne kadar olmadık sebeplerden dolayı duyduğumuz üzüntüleri hatırlayıp kendimizden utanırız. İnsan hayatının ne kadar değerli olduğu konusunda fikir birliğine varırız, kapı çalınır. Gelen Süheyla’nın çalıştığı bankadan bir arkadaşıdır. Çay içerler. Ben konuşmalarını dinlermiş gibi yaparım ama dinlemem; ben çekyatın üstündeki ve kendimi buraya ait değilmişim gibi hissettirdiği için hep orada durmasına özen gösterdiğim valizin içinde oturan kuklayı alıp oynarım. Oynarken kuklanın iplerini birbirine dolayıp düğümlerim. Süheyla bunu farkedince sinirlenir ve şöyle der önce bana sonra Banu’ya: “O kuklayı ben almıştım sana. Bak ne hale getirmişsin! Görüyor musun Banu’cuğum, bana dair hiç bir şeyin değeri yok bunun gözünde.”

Ben ve Banu sessizliklerimizi koruruz. Banu’yu bilmem ama ben bu noktada sessizliği bir nevi anlam aktarım aracı olarak kullanarak Süheyla’nın son sözlerini onaylamaktayımdır. Süheyla aynı konuda söylenmeye devam eder ve söylediklerinden dolayı olmasa da söylendiği için beni üzer. Belli ki o az önce verdiği sözü unutmuştur. Ama ben sözümden kolay kolay dönen birisi olmadığımın bilincinde olduğum için münakaşa etmek yerine kuklanın iplerini teker teker çözüp yeniden bağlamamın Süheyla’yı susuturmanın te yolu olduğunu anlarım. Elbette ki şair dostum Thomas’ın dediği gibi “Tanrı biz tek yollardan korusun.” derim Süheyla’ya. “…Ama bazen de başka yol olmuyor işte…” der bana Süheyla. Kuklayı eski haline getirdikten sonra Süheyla’ya sorarım: “Oldu mu?”. “Oldu” der Süheyla. Tekrar bozmamak için kuklayı valize geri koyarım. Bu arada Banu evin pisliğine dayanamamış, etrafı toparlamaya başlamıştır. O mutfakta bulaşıkları yıkamakta, Süheyla ve ben ise uçak kazasında ölen arkadaşlarımız olup olmadığını düşünmekteyizdir.

Gece olmuştur. Banu mutfağı temizlemekle kalmaz, bize yemek yapmayı da önerir. Kabul ederiz. Banu’ya yardım etmek aklımızın ucundan bile geçmez, nasıl olsa biz tost yesek de olur, ona şöyle deriz: “İstediğin yemeği yap, mutfak senindir.”

Banu aslen İstanbullu’dur. Beşiktaş’taki “Mac Donalds”da siparişleri karışınca tanışmışlar Süheyla’yla. Akabinde ise önce beraber Robin Hood’a gitmişler, sonra da sarhoş sarhoş Ankara’ya gelmişler Inter Bank’da işe girmek için. Banu on yaşındayken bir gün babası ve annesi yeni yıl alışverişi yapmak için bir mağazanın yanına parketmişler arabayı. Banu da arabanın içindeymiş, yol yokuşmuş, el freni çekili olduğu halde araba yokuştan aşağıya doğru akmaya başlamış. Banu’nun babası bunu görünce annesinin çığlıkları arasında arabaya koşmuş belki kurtarırım diye; araba yolun bittiği yerden aşağıya yuvarlanmış; Banu kurtulmuş, babası arabanın altında kalıp ölmüş. Banu’ya yeni yıl hediyesi olarak aldığı kukla da elindeymiş.

Banu mantarlı tavuk sote yapar. Tavuğu, mantarı ve soteyi bakkaldan alır, tencereye koyar, bir saat sonra yemek hazırdır. Yemeği yedikten sonra Banu gider. Süheyla elinde fincanla mutfağa girer ve o esnada kuklayı parçalamak için temiz bir bıçak arayan bana şu soruyu sorar: “Sence Trainspotting’in filmi mi daha güzel yoksa romanı mı?”

“Sanırım burada Trainspotting’i bir olay veya kavram olarak ele alıp, bu olay veya kavramı görüntünün mü yoksa yazının mı daha iyi aktardığını soruyorsun, öyle değil mi?” derim.

“Soruma soruyla karşılık verme.” der.

“Romanı okumadım.” derim.

“Banu ne kadar iyi bir insan değil mi?” der.

“Bilmem” derim.

“Sence sanat sanat için midir, yoksa toplum için mi?”

“Sanat insan içindir sevgili Süheyla, insansa aşk için.”

O: “Galiba bu akşam mantıklı şeylerden bahsediyoruz.”

Ben:“Sanmıyorum.”

O:“Uyuyalım mı?”

Ben:“Uyuyalım.”

Uyuyamayız. Banu giderken valizdeki kuklayı çalmıştır. Elimizde fincanlarla, içlerinde kan, sokağa çıkıp ağlarız. Ağlarken şunu söyleriz gülerek: “Olmasa da sahibimiz biz de birer kuklayız.”

Ertesi sabah öğrendik; bir kız elinde bir kuklayla kendini Atakule’den aşağıya atmış. Kukla yaşıyormuş ama kız ölmüş. Aklımız başımızda, gözlerimiz alabildiğine açık, içlerinde pıhtılaşmış kan, elimizde içi boş bir valiz, sokağa çıkıp ağlarız. Banu’nun annesi uçak kazasında ölmüş. Aklın varsa canlı bir kukla olmak ya da olmamak için nedene ne gerek var ki? Ertesi akşam uyandık sonra tekrar uyuduk; sanki ölüm zorunlu bir seçim değilmiş gibi…

Ertesi sabah: Uyumamak için hiç bir neden yoktu. Süheyla elinde valizle evden çıktı. Ben yatakta yatıyor ve uyumamak için sebep arama eylemine sıcak bakıyordum, göremiyordum ama…Sabahtı; bütün eylemler soğuktu. Bir kız elinde bir valizle kendini Anadolu Ekspresi’nin önüne atmış. Valiz yaşıyormuş ama kız ölmüş.

Ertesi gün “ülkenin en iyi gazetesi” manşetten şöyle bir haber verdi, yani ben okuyamadım ama vermiş diyorlar:

Bu da mı olacaktı?!

Düşünürken tost yemeye kalkışan ve kimliği gizli tutulan genç adam iki kişinin ölümüne sebebiyet verdi. Bu vicdan azabına dayanamayan genç kendini bir valize kapatıp “Ben kuklayım, ben kuklayım; iplerim düğümlenmiş; hareket edemiyorum. Beni bu dışarıdan çıkarın! Sahibim olmasa da ben bir kuklayım…” diye bağırmaktan öldü. Ele geçirilen otopsi raporundan genç adamın uzun bir süreden beridir kumar borcundan ötürü bunalımda olduğu öğrenildi. Polis soruşturmayı, medya ise tarihi yeniden yazmayı sürdürüyor.

ANADOLU EKSPRESİ
Süheyla alkolü keşfetti. Bugün sabah kalktı ve gitti Haydar’ın bakkaldan bir şişe ufak rakı aldı. Rakının ufağı da olurmuş, ben de bunu öğrenmiş oldum böylece. Hayatımı gereksiz bilgilerle ve kaynağı belirsiz bir nefretle doduran gözükörolasıcaları hatırladım sonra… Sessizce ben de içtim rakıdan.

Bu kadar dikdörtgen olmamalıydı hayat. Sapkınlığın doğasını düşündük Süheyla’yla ben. Ölmemiş miydi Süheyla? Ölmüştü. Bu da kimdi o zaman? Bu karşımda rakı içen sersem de kimdi? Süheyla’ydı. Anadolu Ekspresi geçmişti ama… Anadolu Ekspresi geçmemiş miydi Süheyla’nın üstünden?!

Kalktım aynaya baktım. Tıraş olmak istemedim. Bendim aynadaki; kendimi tanımıştım. Necmi’yi düşünüp teselli buldum. Necmi Süheyla’nın eski sevgilisiydi. Süheyla bundan hamile kalmıştı. Ola ki çocuk babası tarafından reddedilirdi, Süheyla beni kuklası kılmıştı. Ah! Ne akışkanmış şu marjinal güçler, ne yamanmış öteki bir hayat… Neticede çocuğu aldırmışlar. Necmi alkolik olmuş çocuğu istemeye istemeye aldırdığı için pişmanlıktan.

***

Bu sefer olacaktı. Kendime gelecek ve toparlanacaktım. Ödülümün bir cezaya dönüşmesine izin vermeyecektim. İlk kez ters biniyordum otobüse. Oturduğum koltuk otobüsün arkasına doğru bakıyordu, ben de koltukta olduğum için ters binmiş oluyordum otobüse. Otobüs yaklaşmıyor, uzaklaşıyordu evimden.

Otobüsten indiğimde kendimi üşümüş hissettim. Yolu geçmek çok zor görünüyordu. Geçtim. “Eski Limon”un karşısında durdum, bekledim. Maç vardı. Herkes çok heyecanlıydı. Bedelini ödeyecektim. Tüm bunların bedelini yılmak nedir bilmememin sonuçları olarak kabul edip ödemeye hazırdım. Eğer neden-sonuç ilişkilerini, varlıklarını yadsımak suretiyle yok edebilseydim bedel ödemek yerine ödül alacaktım. Yapmalıydım bunu.

İstanbul’a gidecektim. Süheyla’nın annesine gidip, kızının eşyalarını verecektim… Ama esas amacım O’nu görmekti, belki O’nda O’nu da görürdüm…

Hep böyledir insanlar; daima biri titrerken öteki terler. Uzak geliyor gülümsemek kimilerine, kimilerininse içinde… Gri, beyaz ve maviden ibaret bir kentte elbette böyle oluyor işte…Görürdüm belki O’nu annesinde…

Hemen eve döndüm ve bazı eşyalar aldıktan sonra Ankara Tren Garı’na gittim. Bu sefer Kıbrısa’a gitmek için Havaş’a değil ama…

En ucuzundan bir bilet aldım, treni bekledim: 22:45 Anadolu Ekspresi.

***

Tren garı trenden daha soğuktu. Gitmek istemiyordum aslında.

Gardan çıktım, döndüm Haydarpaşa’ya özlemle şöyle bir baktım… O’nu özlemle andım… Tarih On Kasımdı. Haydarpaşa’yı görüp Mustafa Kemal’ı özlemle andıktan sonra kendimi “Neden O’nu anlayamıyorlar?” sorusuyla başbaşa buldum. Döndüm Haydarpaşa’ya bir daha baktım… İşte o zaman anladım, ben bir martı olmalıydım. Toplum, farkı kaldıramadığı için çökmüştü… Toplum farklılığa müsaade etmediği için ölmüştü O. O anlayabiliyordu; bu toplumda O’na yer yoktu.

Süheyla’nın annesi Avrupa yakasında, Beşiktaş’ta yaşıyordu. Bu yüzden derhal Kadıköy’e yürüyüp Beşiktaş vapuruna binmeliydim. Karaköy’ü yalnızken sevmezdim…

Süheyla’nın annesi evde yokken bir gün Süheyla’ların evinde kalmıştık, ondan biliyordum evi; börekçi vardı yanında… Karaköy böreği yemiştik orada.

Kapıyı çaldım, kapı açıldı. İçeri baktım, her yerde mumlar vardı, ortam loştu. Delirdiğimi hissettim; benim tek derdim dertsiz olmaktı… Deliriyordum.

Uyandım ve patladım.

Biri bana söylesindi ne yapmam gerektiğini?! Karşımda Süheyla’nın çökmüş annesi, evin her yerinde Süheyla’nın cesedi… Karşımdaki ölen kaderimin canlı temsiliydi; geride kalmış geleceğimdi...

Anadolu Ekspresi düdüğünü çala çala gitmişti.