ANAHTAR
Cengiz Erdem

İnsan sadece üstesinden gelebileceği şeyler hakkında yazabilir, gerisi edebiyattır.

Friedrich Nietzsche.

    Ağzından çıkan her söz tapılası anlamlar yüklüymüş gibi hareket etmesi beni hep o çemberi kırmaya, çemberin dışına çıkmaya itiyordu. Yadsınamayacak bir “gerçek” bu; bir çemberdim ben ve çemberliydim, çemberleydim hep. İçinden geçer, üstünde zıplar, çevresinde dönerdim. Çemberle vardım ben. O konuştukça boğulduğum hissine kapılıyordum. Anlayamıyordum onu. Öyle sanıyordum işte. Hissiyatımın sanrısallığından ise şüpheliyim.

    O çok bilgiliydi. Çemberlerden de anlardı. “O varken benim burda ne işim var?” diye sorardım bazen kendime. O vardı; ben olmamalıydım.

    Evrenin çırpınışıyla kasılan bilinçlerin nasıl da birer birer kendilerini yaktıklarına tanık oldum. Çıkış yolu bulmak istemiyorum. Kendi kanat çırpışımda hapsolmuş kalayım istiyorum. Gözlerim uçuyor, beynim batıyor. Beynim kafatasıma batıyor. Her öptüğünde yazgım beni, sanki bir o kadar daha kanatlanıyor, bir o kadar daha çırpıyorum kanatlarını yazgımın ve bir o kadar daha görünmez oluyor kafesim. Her nasılsa ölecek olmayı çok takıyorum kafama şu son günlerde. Diyetini ödemiş olmama rağmen varlığımın, sanki daha da vermek istiyorum. Bu deli yerden gitmek istiyorum artık.

    Bir kafes var; içinde miyim, dışında mıyım belli değil. Neresi içerisi? Neresi dışarısı? Neresi tam ortası? Sorup duruyorum bu soruları kendime sürekli. Beni gördüklerini sanıyor insanlar. Beni gördüğünüzü sanıyorsunuz demek ha? Ama yanılıyorsunuz işte; kimse kimseyi gözleriyle göremez ki. Gözler yetmez ki görmeye. Dönüşüyorum sanki. Yaşıyorum… Bu şeyin nasıl başladığını hatırlamıyorum. Onların gözünde ben bir canlıyım.

    Her sabah: “Günaydın, nasılsın bakalım bugün”. Her gün: “Senin işin bitmiş, senden artık hayır gelmez”. E bırak da gideyim o zaman. Sanki ben çok meraklıydım burda kalmaya, çok mutluydum sanki burda olmaktan. Her gün ölüp ölüp dirilmek bu benimkisi; sonsuz muyum neyim?…

    Bir kuş görüyorum her gece rüyamda; kanatları budanmış bir kuş bu. Sonra birden ben çıkıveriyorum ortaya. “Altın kafesteki tok bir kuş mutsuzdur. Altın kafesin dışındaki aç bir kuş da mutsuzdur. Bütün kuşlar mutlu olmak ister, ama ben bir kuş değilim; uçamıyorum ki. Uçabilseydim keşke. Uçup gidebilseydim. Peki ama nereye? Neresi benim yerim? Ben burada doğdum; başka bir yer bilmiyorum; ben burada öleceğim. İyi ki kuş değilim. Bütün aç kuşlar mutsuzdur. Uçabilmek ama gidememek demek kuş olmak” diye de bir hayat bilgisi dersi veriyorum kendime. Rüya sona eriyor, sabah oluyor uyanıyorum.

    Katıksız bir çöl yılanı çölü nasıl görürse işte ben de öyle görüyorum burayı. Görüyorum en azından ve bu da görecek bir şey var demek oluyor; ne olduğunu şimdilik bilemesem bile.

    Annem vardı benim, öldü. Bizim buraya ait olmadığımızı söylerdi hep, ama nereye ait olduğumuzu söylemezdi hiç. Kocası varmış bir zamanlar (yani babam oluyor herhalde bu) ve kardeşlerim (babamsa eğer kocam dediği). Onlar yokmuş artık; orada kalmışlar. Ben burada doğmuşum ama inşallah burada ölmezmişim. Nerede ölmek en iyisi? En iyi ölme yeri neresi acaba? Şuraya git ve öl diye tavsiyede bulunabilecek birisi var mıdır ki? Umarım yoktur.

    Çocuklar pek sever beni. Büyükler de çok sever ama çocuklar en çok beni, büyükler en çok onu sever. Kıskançlık mı? Asla. Bu anlatıda kötü duygulara yer yok. Gerek de yok zaten kötü duygulardan bahsetmeye; zira yaşanacak bir hayatımız vardır. Populist bir yaklaşım olacak belki ama öyle işte. Ben pek populerim zaten, çok güçlüyüm ben. Onun kadar olmassa bile güçlüyüm ve onun asla yapamayacağı pek çok şeyi hiç zorlanmadan yapabilmekteyim. Yeteneklerim kavramları karmaşıklaştırmaya yetecek düzeyde. Kavram karmaşaları ve gökyüzü. Ne büyük çelişki ama; yazgı gereği kafestelik.

    Gökyüzünü unutmuş insanlar keman çalan palyaçoyu bilmezler. Siz bilirsiniz; hani şu turuncu pantolonlu, yeşil çoraplı, kırmızı ayakkabılı. Mavi cepli ve mavi yakalı, pembe-yeşil kareli bir ceket giyen ve kırmızı-yeşil benekleri olan bir papyon takan, kahve fincanlarına boy boy resimleri çizilmiş şu zavallı ölümsüz palyaço. Keman çalar, şarkı söyler, hoplar, zıplar, takla atar, amuda kalkar; o işte. Hatırladınız değil mi? Unuttunuz mu? Unuttuysanız eğer, mavi bile özgürleştiremez artık sizi. Okyanus bile yetmez boğulmanıza. Tüm dünyayı maviye, uzayı maviye, evreni maviye, Tanrı’yı maviye boyasanız bile özgürleşemzsiniz artık. Mavi bile hayatta tutamaz sizi, mavinin ölüm olduğunu unutursanız. Özgürlük istiyorsunuz demek?! Kaldırabilir misiniz ki siz özgürlüğü? Çatır çutur ezim ezim olmaz mısınız altında? İnsanlar özgür olamadıkları için insandırlar. Özgür olmamaktır, olamamaktır insanın yazgısı. Peki ya ben? Mavidir deniz ve kara parçaları denizin hücre duvarlarıdır. Hiç bir şey göründüğü gibi değildir aslında; her şey göründüğünden daha kötüdür; hele hele de hayat. Gerçek bir an için gösterir kendini, ica yapar, dil çıkarır; sonra tekrar o kasvetli, çatık kaşlı, otoriter sanrı ve onun sağ kolu yanılsama damdan düşer.

    O bir palyaço. O da aciz. O da ihtiyaç içinde. Onun da odası karanlık ve o da sadece duymak isteyenlere söylenen sözler söylüyor herkese. Büyük bir yanılsama aslında o. Ne mutlu biz canlılara ki yanılsamalarla dolu yaşamlarımız var. Yazgı seçeneği kıtlığından muzdarip varoluşlarımız, sanrısal bir pembeliğin hakimiyeti altındaki karanlık zaferlerinin saltanatını sürüyor ve yaşamı sürdürmenin, hayatta kalmanın, var kalabilmenin tek yolunda emin adımlarla ilerliyorlar. Kaldı ki zaten yaşam, bol virajlı, inişli çıkışlı bir çıkmaz sokak olmakla varolabiliyor ve hatta deyim yerindeyse en adice bir  “eşşek” şakasından bile daha can yakıcı ve sinir bozucu olduğu halde sürdürülebiliyor; anlamlı anlamlı akıp gidiyor. Yanılsama içerisinde olduğunun farkına varanlar da var elbet ama farkındalık idrak etmiş olmayı gerektirmez ki. Yanılsama içerisinde olduğunun farkında olanlar bunu idrak edebilmiş olsaydılar zaten varolamazlardı ki. (Neden ruhlarımıza tecavüz ediyorsun ki kara köpek? İçimdeki şeytan mısın nesin; ya defol, ya da kes sesini. Neden bana bunları söyletiyorsun bre leş kargası? Görmüyor musun ki zaten ölecek yer arıyor insanlık?). Yaşam ancak yanılsama içerisine hapsolunursa sürdürülebilir, zira hayatın bir yanılsamadan ibaret olma olasılığı hep vardır.

    Bir kafes var; içi dışı bir sanki. Kapısı kilitli bir kafes bu; kimse açamıyor. Anahtarı yok ki. Dışarıya çıkmak için kilidi kırmak gerek. Kilidi kıranlardan hiçbirisi varkalamadı şimdiye dek. Kilidi kıramamaya bak sen; kilit kırılırsa dışarıya çıkarsın çünkü veya içeriyae girersin belki de. Akvaryuma hapsolmuş bir balık gibi işte. Akvaryum dünyalı bir bilinç; içerisiyle var, içerde var; içerde. Gidip gidip cam duvara vuruyor kafasını günde en az birkaç kere. Camı kırmak mı istiyor ne. Derdi ne ki? Dışarı çıktığı anda yok olacağını bilmiyor olsa gerek. İyi ki kapıyı göremiyor. Akvaryumların kapısı da mı olurmuş? Olsa bile kapıyı açamaz ki; balığın ne eli var ne de kolu.

    Bilmiyorum, bilemiyorum. Bildiğim tek şey kilidi görememem gerektiği. Keşke annem yaşıyor olsaydı. O her şeyi bilirdi, ona sorup öğrenirdim.

    Bir atım var benim. Elimde çember, altımda bir at var. O var. Başka insanlar var; bir sürü insan. Yollarını şaşırmış , şaşkın şaşkın insanlar. Atımı sürmek uzaklara gitmek istiyorum. Burada kalmak istemiyorum; gitmek istiyorum buralardan. Atımı o kadar hızlı süreyim ki uzaklara doğru, atım kanatlansın da bilinmeze uçayım istiyorum.

    Ne biçim hayat bu? Bu ne biçim ölüm? Öldürüyorlar beni, ben kendimi öldürüyorum. Yaşayım derken ölüyorum. O da ölüyor. Hepimiz ölüyoruz, birbirimizi öldürüyoruz, hepimiz ölmekte ve öldürmekteyiz.

    Işık bir yanıyor, bir sönüyor. Gemi hepimizi alıp götürmeye geliyor. Ben bir deniz feneriyim; bir yanıyorum, bir sönüyorum. Bekliyorum. Hayır hayır bir yanılsamayım ben ve benim dışımdaki her şey de bir başka yanılsama. Burası bir sirk. Ben bir maymunum. Bir maymuncuk; bir dünya… Kafesin bir yerlerinde… Belki içinde, belki de dışında…

ÖYKÜLERİ