Afrodit'in Mesarya Düşü
cengizerdem

    Olayın kendiliğindenliğiyle çözünürlüğünün birleştiği yerde beliren yeşil
entarili kadın eşşeğini bağladığı kazığı bu kara mezranın orta yerindeki
ahırımsı kulübenin önüne dikene minnettarlığını sözkonusu kazığı hafif hafif
okşayarak göze getirdi. Şükranın yazınsal uzamdan görsel düzleme
aktarılmasıydı bu.

    Beynini mosmor damarlar kaplamış yaşlı adam bu sırada farelerin beynini
kemirmesi için dua ediyordu. Kime dua ettiğini kendisi de bilmiyordu
aslında. Ama etmek zorunda hissediyordu kendini ve nitekim ediyordu da işte.
Yeşil entarili kadın bu yaşlı adamın, ki oldukça bilgili bir şahsiyet
olduğunu duymuştu, derdine derman bulabileceği düşüncesiyle geldiği bu ne
idüğü belirsiz uzama eli boş gelmemişti tabii. O düşlerinin peşindeydi.
Özenle pişirdiği geyik soteyi beğeneceğini umuyordu yeşilli yaşlının.
Barakaya şöyle bir baktı kadın. "Burada nasıl yaşar ki bir insan?!" diye
düşündü. Ama yaşıyordu işte. Ne zaman vardı sanki bu uzamda, ne de bu
zamanda bir uzam. Göz alabildiğine uzayıp giden bir düzlük, biteviye uzayan
bir yalnızlık, ve derinlemesine kararan kapkara bir yazgının somut haliydi
sanki bu nahoş manzara. Üç çıkıntı vardı; bunlardan biri kazık, diğeri
baraka, üçüncüsü de güçlükle seçilebilen, neredeyse belirsiz kara
kayalıklardı. Yeşilli kadın kara kayalıkları tam da son anda barakaya
girerken farketmişti; kurumuş bir gölün yatağının ucunda. Kapıyı çalmasıyla
kadının, açılması bir oldu kapının. İçerisini gördüğünde kadın, içi anlık ve
salakça bir sevinçle doldu. Şimdilik her şey öyle sırasıyla, kendiliğinden
gelişiyordu. Ani bir şuursal , ya da seri bir ruhsal patlama yaşamazdı
inşallah kadın. Macerayı, sürprizleri pek sevmezdi. Neyi bilmesi gerektiğini
de bilemiyordu. Pek bir şey bildiği de yoktu zaten bu yüzden. Bildiklerini
neden bildiği ise yıkıcı bir muammaydı kendisi için. Bizim içinse sorun
yoktu. Bize neydi ki ondan? Biz kimdik ki?

"Hoşgeldin. Ben de seni bekliyordum, yani beklerken seni düşünüyordum. İnsan
beklerken neyi düşünüyorsa oymuş aslında beklediği" dedi yaşlı. Kadın şaşkın
şaşkın sağa baktı, sola da baktı ama sola bakarken şaşkın değildi. Bir şey
göremedi. Yani aslında çok şey gördü de görmek istediğini göremedi. Sizin de
tahmin edebileceğiniz gibi sesin kaynağını arıyordu o; yaşlıyı görmek
istiyordu işte. Yaşlıyı göremedi. Sonra arkasına bakmayı ihmal ettiğini
anımsadı ama akabinde anımsadığı bir başka şey de arkasında bir şey
olmadığı, sadece kapı olduğuydu; içeriye girdiği ve sonra, ama çok sonra
belki de dışarıya çıkacağı kapı. Önündeyse hikayemizin olası anlamları
açısından (bu anlamlı bir hikayedir) gerekli ve önemli olup olmadığı akıp
giden zaman ve yitip giden uzam içerisinde, veya bu ikisini birleştirmek
gerekirse birbirlerini boğan anlar ve mekanlar karmaşasında
anlmalandırılabilecek ve onu anlamlandırmayı başarabilen tanıklarının, eğer
yazara göre doğru anlamlandırabilmişlerse, ufkunu genişletecek bir kuyu
vardı. Kuyunun ağzı taştandı. İçinden dışına, yerden tavana, veya daha
şiirsel olmak gerekirse yeraltından gökyüzüne doğru bir hortum yükseliyordu,
su lastiğiydi bu. Yeşilli su lastiğini, ki bununla sadece su değil zevk için
herhangi bir sıvı fışkırtılabilirdi, izledi ve soluğu kesildikrten sonra
kahkahalarla gülmeye başladı. Gülerken bir yandan da "hoşbulduk" demeye
çalışıyordu. Hiç de alışık olmadığı bir durum sözkonusuydu kadının, o yüzden
gülüyordu. Yoksa gülmeyi sevdiğinden falan değil.

"Hareket halinde olmayı pek severim" dedi adam. "Bu raylar sayesinde odanın
içinde özgürce hareket edebiliyorum, hem de yatağımdan çıkmama gerek
kalmadan."

Kadın gülmeyi kesmişti. Rızası dışında olmuştu bu ve rızası dışında olacak
son şey de değildi. Yaşlı adamın ciddiyeti karşısında gülmek imkansızdı.
Yaşlı devam etti: "Yere paralel olmaktan bıkalı çok oldu. Bunu yapmaya
mecburdum. Genelde şu duvara çekerim yatağımı, yani yere paralel olmak benim
için dayanılmaz olduğunda demek istiyorum. Dikey dikey, öyle, bu yatakta, o
duvarda geçmişime mıhlanmış kaldığım olur bazan günlerce. Geleceği beklerim
ama gelecek asla gelmez, ben yaşadıkça ilerliyor çünkü zaman, benimle aynı
hızda ve bana paralel. Beni yaşama bağlayan tek şey odamın dört bir yanına
döşediğim bu raylar. Yani işte döşedim teknolojiyi basıyorum otuzbiri senin
anlayacağın. Ha bir de şu kuyu tabii. Ona bakmayı seviyorum. Beni duyuyor
musun?"

Kadının şaşkınlığı artmıştı. Hatta dünyanın en şaşkın insanı o anda o idi
herhalde. Söyledi:
"Ama ben sizin kör olduğunuzu sanıyordum!?"

"Evet kördüm. Kör olmaya da devam ediyorum. Durumumda bir değişme yok.
Yürümeyi unutalı yıllar oldu. İyi ki döşemişim bu rayları zamanında."
"Size bakmakta zorlanıyorum."

"Konuşurken bana bakmak zorunda değilsin. Nasıl olsa körüm. Neyse, konumuz
bu değildi. Ne diyordum? Ha, şu kuyu. Ona bakıp kendimi görüyorum derinlerde
bir yerlerde."

"Görmek mi?"

"Evet ya görmek. Küçük bir çocukken.Çığlıklarımı hatırlıyorum. Hatırlamak
istemiyorum, hatırlayacağım. Dostlarıma kandım. Köyümüzün yanında bir göl
vardı. Daha doğrusu köyümüz gölün yanındaydı. O göl orda olduğu için vardı
köyümüz. İnsanları sevmezdi insanımız."

    Yeşil entarili kadın artık dayanamıyordu yere dikey olmaya, bu baraknın
içinde yer çekimi dışardakinden daha çoktu sanki; yorulmuştu. Oturacak bir
yer aradı, yoktu. Gitti bir köşeye oturup sırtını duvara vermeye, verdi de.
Adam kızmıştı: "Ne demeye dolanıp duruyorsun ki ortalıkta. Dinlemeyeceksen
siktir git. Beni de kaderim ve kederimle başbaşa bırak, kuyumla da, kendimle
de. Hem sen neden geldin ki buraya? İşin gücün yok mu senin?"

Kadın şöyle düşündü: "Neden geldim buraya dersin? Ne çan sesi, ne ezan, ne
rap rap, ne de yalan; kendi sesim için geldim ben. Senden geldim; seni
geçtim de geldim. Sen giderken ben.kaçtım. Dipsiz bir kuyunun dipsizliğinin
dibindeydi sesim. Neydi o şiir? Bir şiir vardı. Tagore; hah Tagore yazmıştı.
Unuttum şimdi adını:

Kaldırmış gemiyi cadı fırtına, bağırıyor
'Ver! Ver! Ver!'
Deniz köpük kesilmiş, gürlüyor, milyonlarca kollarıyla havada,
'Ver! Ver! Ver!'
Gecikmeye öfkeli, köpüren, ıslıklar çalan
Mavi ölüm hiddetten kireç kesilmiş bir yüz,
Ufacık tekne dayanamaz bu zorlu güce,
Patladı patlayacak demirden bağrı!
Gökle deniz bir olmuş, tutmuşlar bu minik oyuncağı
Amaçları eğlenmek!

Dünya güzeldir,  ölmek istemiyorum ben.


Sonra gidip doğanın sınırsız tutsaklığında özgürlün tadını çıkarmak
istediğinden bahsediyordu Tagore. Düşünsene; hapsetmek kendini sınırsız bir
tutsaklığa, özgürlük için. İşte bunu yaptım ben. Tagore'un yapamadığını
belki. Ama doğa, doğam ölü. Ölü doğan bir hayvan gibiyim şimdi; leş
kargalarından kaçmam gerek. Neye yarar saklanmak?"
Kadın şunu söyledi: "Sizi sevmeye, yalnızlığınızı paylaşmaya geldim."
Neden yalan söylediğini kendisi de bilmiyordu. Yani kendi kendisine
söyleyebildiklerini neden acaba bu zavallı yaşlıya söylemekten acizdi?

"Yalan söylüyorsun. Hem sonra sevilmek istemiyorum ben. Sevildim sevileceğim
kadar. Nefret de edildim, sevdim de seveceğim kadar. Neden burdayım
sanıyorsun? Yalnızlığımı paylaşmak istemediğim için. Zaten paylaşmıyor mu
insanlık evrendeki yalnızlığını? Hep yalnızdı insanlık bu koca evrende ve
hep paylaştı yalnızlığını farkında olmaksızın onu paylaştığının. Ve
paylaşacak da ta ki başka canlılar düşsün evrenin damından. O zaman farkına
varacak neyi paylaştığının; artık paylaşacak bir şey kalmadığında işte; ne
yalnızlık, ne de beraberlik. Dünya dışından bir tehdit gelsin de bak gör o
zaman birbirini yer mi insanlar, insanın en büyük düşmanı olur mu insan!..
Özgürlüğe hapsettim ben kendimi. Dışarıda uçuşan leş kargalarını görmedin
mi? Beni bekliyorlar. Dışarı çıktığım anda işim bitik. Onlardan
kaçamazsın.Tekil özgürlüğüne saklanmak zorundasın."

"Size geyik sote getirdim. Yer misiniz geyik sote?"

Adam yumuşadı. Yüzünde saklamaya çalıştığı bir tebessüm bile belirdi.
Beynini saran, emercesine kaplayan o mosmor damarlar çekildi sanki.
Farelerden nefret etti. Artık bir peynir olmasını istemiyordu beyninin.

"Hımm" dedi, "demek geyik sote ha?! Geyik soteyi pek severim. Şöyle ağız
tadıyla bir geyik sote yemeyeli de uzun zaman olmuştu. Annem çok güzel geyik
sote yapardı. Madem getirmişsin yiyelim bari."

Yeşilli kadın hemen ayağa kalktı. İkinci bir salakça sevinç dalgası
okşuyordu içini. Sonra bir gürültüdür koptu; kurduğu dahiyane mekanizma
sayesinde raylar üzerinde sürüyerek yere, kuyunun yanına getirdi adam
yatağını. Birlikte yediler ölü geyiği. Yerken hiç konuşmadılar.
Konuşsaydılar ölüye saygısızlık etmiş olurdular. Etmediler, olmadı.
Yaşlı adam her yemekten sonra yaptığı gibi, az önce sözüne ettiği duvara
çekti yatağını. Kadın buna çok sevindi. Artık tavana bakması gerekmiyordu.
Karşı duvara dayadı o da sırtını. Adam geğirdi, kadın "afiyet olsun" dedi.
Adam hortumu ağzına dayadı, su içti. Tekrar geğirdi. Kadın bu kez afiyet
olsun demedi; adamın abarttığını düşündü, bir şey demedi ama.

"Artık gidebilirsin," uzunca bir sessizlikten sonra adamın söylediğiydi.
Kadının bunun üzerine söylediği ise şuydu: "Ben hep sarı saçlarıma
konmasının bekledim bir kanaryanın. Kimse görmesin, kimse bilmesin istedim
bunu. Bir tek ben bileyim istedim görmeden konduğunu kanaryanın sarı saçıma;
güzelim sarı çiçeklere konmayı arılar bile reddediyor oysa."

"Nedenin bedeli sonuçtur. Akşamları o güzelim gölden çıkan bir güneş
görürdüm hep. Bazen çıkmazdı ama, o zamanlar da işte o gölden çıkmasını
beklerdim o güneşin. Her nasılsa karanlığı aydınlatmayan bir güneşti.
Kederliydi de sanki. Arkadaşlarıma anlattığımda gördüklerimi, alay ederlerdi
benimle. Olası bir imkansızlık olduğunu bunun ve işte bu yüzden de olabilir
olduğunu anlamazlardı. O kadar kötü ve saçma şey oluyordu dünyada, ama onlar
alışmışlardı bu kötü saçmalıklara. Bunlar garip gelmiyordu onlara da benim
bu güzel saçmalığımla dalga geçiyorlardı. Saçma bir güzellik bile saçmaydı
onlar için, bırak mantıklı bir güzelliği. Bense gerçek mantığın saçmalıkta
gizli olduğunun düşünüyordum mevcut mantığın bizi getirdiği noktayı
gördükçe. Gölden çıkan güneşimle mutluydum ben ve geceleri köyümüzün
kuyusundaki ayın yansımasıyla. "Çok mu seviyorsun o kuyuya bakmayı, aya
dalıp gitmeyi?" diye sorardı anam. Arkaddaşlarım bununla da alay ederdi, ve
bir gün çığlık çığlığa kendi içime düştüm. Gitgide yaklaşıyordum kendime,
düştükçe düştüm ve en sonunda artık içimdeydim. Çığlık çığlığa. Ayın
yansımasında kaybettim kendimi. Kendimi göremez olmuştum artık. Dikey olarak
düşmüştüm içime. İnsan bir kuyunun dibindeki suda ancak kendi öznel
gerçeğinin yansımasını görür, asıl gerçek dipsiz bir kuyunun dipsizliğinin
dibindedir. Acaba bu kuyu nerdedir? İşte sorulması gereken asıl sorunun bu
olması gerektiğini daha yeni kavrıyorum ama ne yazık ki artık çok geç. Neden
anlatıyorum ki bunları sana?"

"Devam edin lütfen. Sizi dinlemek için teptim ben onca yolu."

"O yolları tepen sen değildin, eşşeğindi."

"Evet doğru, eşşeğim, benim sefil bineğim."

"Adı ne?"

"Eşeğin mi? O Sati."

"Bir eşşek için fazlaca şık bir isim."

"Sizi sevmeme neden izin vermiyorsunuz?"

"Beni bir tek annem sevebilirdi, sevdi de. Ama artık o yok, öleli yıllar
oldu."

"Üzüldüm."

"Üzülmedin."

"..."

"Yağmur başladı, Sati'yi içeri al istersen."

"Haklısınız. O ölürse ben ne yaparım sonra?!"

"Onu yersin."

İkinci bir sessizlik dalgasından sonra adam: "Başımıza ne geliyorsa
sevdiklerimiz ve bizi sevenler yüzünden gelmiyor mu zaten? Belki iyi şeyler,
belki de kötü. Onlar değil mi kendi dünyamızı ve kendi gerçekliğimizi bizden
alıp götüren. bizi biz olmaktan çıkaran? Ve biz onları onlardan? Ve
kullanmak sevdiğini, değil midir sevmek? Nedenin bedelidir sonuç."

"...."

Kadın yağan yağmurdan kurtarmak için Sati'yi, kendini barakanın dışına attı.
Bir şimşek çaktı, o şimşek bütün Mesarya'yı aydınlattı. Gökten düşen su
damlacıklarını yaran bir çiçek deresi gördü kadın. Çiçek deresi aktı yıldız
çölüne kaynadı durdu bir tencere örümcek yeşilli kadının gökyüzünü yaran
bakışında. Söyledi kadın Sati'ye: "Pek suskunsun. Söyleyecek çok şeyin mi
var yoksa? Yoksa anlam yokluğundan mı muzdarip düşüncelerin? Seni buraya
neden getirdiğimi bile sormuyorsun."

"..."

Şimdi işte Sati'de onlara katılmıştı. Boş boş yaşlı adama bakan Sati'nin gül
derinliğindeki gözlerinin güzelliğiydi sanki o an o odadaki tek güzellik.
Yaşlı adam yatağını tekrar tavana çekti. Sessizliği bozan gene  kendisi
olacaktı

"Pek suskunsun. Söyleyecek çok şeyin mi var yoksa? Yoksa anlam yokluğundan
mı muzdarip düşüncelerin? Sana bunları neden anlattığımı bile sormuyorsun."
"Bilmiyorum, sadece size soru sormaktan korkuyorum. Yani doğru sorunun ne
olduğunu bilmediğim için."

"Ne doğrusundan bahsediyorsun sen? Neden buraya geldiğin konusunda bile
yalan söylüyorsun. Görmüyor musun neden-sonuç ilişkilerinin altüst olduğunu.
Seni duymak istemeyen insanlar bırakmak istemezler miydi sanıyorsun
kendilerini yüzüncü kattan? Gökyüzünü yaran bir uyumsuzluk var varoluşlarını
zincire vuran. Sonuçlarını önceden belirledikleri nedenler bulmakla meşgul
insanlar. Senin de onlardan bir farkın yok. Tek becerdiğin geyik sorte
pişirmek. Ama bu da seni burada tutmaya yetiyor işte. Geyiklere dua et. Ben
farelere ederim."
Bir süre kuyuya dalıp gittikten sonra yaşlı adam konuşmasına devam etti:

"Sonuç nedenin bedelidir. İşte bu.işte görebildiğim tek şey. Bu kuyudaki ay
ve ben. Kendimi ve evrene ait bir şey görebilidiğim tek yer; son gördüğüm ve
sonra hep gördüğüm. Orda kaldı sanki bu görüntü. Ben orda kaldım. Ay orda
kaldı. Dünyam orda."

Yeşil entarili kadın: "Kendimi bu kuyuya baş aşağı asmak istiyorum, başka da
bir şey istemiyorum zaten. Elimizde olan tek şey dinamik bir bütünlük
oluşturabilen o kaotik hayatımız ve akışkan yenilgimiz. Tek
yapabileceğimizse gittiği yere kadar götürmek. Daha iyi yenilmeyi bilmek
belki. İnsanın kendi arzusu dahilinde gerçekleştirebileceği tek eylem
yenilmek değil mi zaten? Yenilgiyi seçmek.hayatı seçmek, yenilgiyi seçmek
zorunda olmak.ve içimizden birisi gerçekten kararlıysa dünyayı kurtarmaya
önce kendini dünyadan kurtarmakla başlasın işe. Kendini dünyadan, dünyayı
kendinden. Daha iyi yenilmiş olur en azından. Bunu mu demek istiyorsunuz?
Hangi şey hiçbirşeyden iyidir ki?"

"Bir kere cümlen düşük. Anlatmak istediğin yere paralel yani. Yere
paralelliği hiç sevmem, bizi yükseltmeye yaramaz yeryüzünden.Üstelik ben bir
şey söylemek de isemiyorum. İstesem söylerim. Bazı şeyler söyledim de
zaten."

"...."

Kadın kuyuya yanaştı, içine baktı. Suda kendini gördü. Kendine yanaşmak
istedi. Eğildi, eğildi. Son sürat kendine yanaştığını farketti. Artık
kendini göremez olmuştu. Adam yatağını indirdi, bağlarını çözdü, yatağından
kalktı. Gitti odanın bir köşesine gizlediği kafesin  üzerindeki yeşil bez
parçasını kaldırdı. Kafesi alıp içindeki kanatları budanık kanaryayla
birlikte kuyuya attıktan sonra gözünden akan bir damla yaşla kuyunun dibine
bakıp söyledi: " Ben de istedim hep bir kanarya konsun sarı saçlarıma. Ben
de istedim kimse görmesin onu. Bir tek ben bileyim istedim ben de. Artık
sarı saçım yok, kanarya da yok artık, sen de yoksun artık."
Adam sonra gitti odadaki tek güzelliğin boynuna sarıldı ve gözlerinden
yaşlar akarak söyledi: "Hiç olmadı ki hiç.Artık o da yok. Annem de. Ne zaman
gelecek de konacak kanaryalar sarı saçlara Sati? Arılar sarı çiçeklerden ne
zaman korkmayacak? Ne zaman düşmeden bakabilecek insanlar kendilerine? Ne
zaman Sati? Sen ne zaman konuşacaksın? Ben ne zaman göreceğim?"
Sati, duygusuzca: "Onu yazara sormak lazım! Dünya güzeldir, ölmek
istemiyorum ben."

ÖYKÜLERİ