KIRMIZI BİR KÖPEK ÖLÜM
cengizerdem

    Adam, düşünün, halı kırmızı olduğu halde şişeyi kırmızı halıya düşürür. Şarabın rengi kurgu açısından önemsizdir. Şişe kırmızı şarabın şişesidir. Karısı pek tabii kızacaktır adama. Adam karısını elbette ki sevmekte ve adını kanıyla karlara yazmaktadır her kış, ilk kar. Ve/fakat şu da bir gerçektir ki adamın bu eylemi hoş olmakla beraber boştur. Bu doldurulması gereken bir boşluktur. Tıpkı anlam gibidir yani. Yani anlam vardır, ordadır ama içi boştur. Bizler işte onu doldurmaya çalışan salaklarız. Adam salaktır. Adamın bu özelliği onu kitap okumaya ve boş boş düşünmeye iter. Okur ve iter. Bu, onu. Karı kitap okumayı sevmemekle beraber adamın kitap okumasında bir sakınca görmez. O’na dokunmayan yılan bin yaşasındır. Bu ikisinin çocuğu mocuğu yoktur. Karı, çocuğu doğuramadan tuvalete düşürmüş, çocuk çocuk olamadan, daha miniminnacık bir ceninken bok içinde kalmış, bok olmuştur. Adam şişeyi halıdan almak için eğilir. Durumu farkeden karı arkadan sinsice adama yaklaşıp adamın götüne orta parmağını atar. Parmak o götte öyle duradursun adam şişeyi almaktan vazgeçmiştir, halıdan. Ama doğrulmaz adam. Durur öyle duruk duruk düşünür. Şimdi, der, ben bu şişeyi alsam vay almasam vay. Karının parmağı koptu, götümde bir parmak. Şimdi ben şu şişeyi alsam şu karının olmadık yerine soksam yeridir. Şimdi ben şu şişeyi en iyisi alayım şu karının götüne bir güzel sokayım. İçinden böyle der adam; bu düşüncedir. Kitaplar bunu böyle tanımlar.Ben çok kitap okurum. Ben en iyisi şu şişeyi alıp şu karının götüne sokayım, düşünür adam. Düşünceli düşünceli alır şişeyi, götünde parmak, karının götüne sokar. Allah; bir götte parmak, bir götte şişe; bir hikmet var bu işte.

    “Olan kaltak, o gadar para verdik, saa ne güzel barmak dakdırdık. Olmaz sanki sokmayasın o guduzu götüme her defasında. Bıkdım usandım elinden be!”

    “Sersem sersem gonuşma gene herif. Gidiyon bakgala, alasın  şarabı, içesin, sora da bilmemnapasın arabı. Husol yahu artık!”

    Adam bakkala gider, bir şişe şarap alır, içer, eve dönerken bir de arap s..er. Yani tamı tamına karısının söylediğini yapar; zaten bunu siz de farketmişsinizdir. Aslında bu ikisi normal şartlarda, yani tüm insanlığın mutluluk ortalaması göz önünde bulundurulduğunda pek mutludur. Mutsuzluklarının sebebi hayatlarının tekdüzeliğidir. Her şeyin fazlası zarardır, mutluluğun da. Mutluluktan bıkanlar mutsuz olurlar. Ne adam, ne de kadın bunun farkındadır. Onlar için önemli olan: Kadın için şarap, adam için halı ve araptır. Adamla kadının ortak noktası da vardır. İkisi de seçmeyi hiç sevmez, seçimlerde oy moy vermezler. Boşvermişlik hakimdir.Adamın felsefesi “Egemenlik kayıtsız şartsız boşvermişliğindir”dir. Para savcıdır. Kadının felsefesi “Ne mutlu param var diyene”dir. Bunların çocukları olsa idi onun da felsefesi “Döşedim teknolojiyi, basıyorum otuzbiri” olurdu herhalde.  Adam eve geldiğinde karısını şarkı söyleyip halıyı silerken bulur.

    “Oh vallahi, keyfin yerinde. Barmağı nere godun?”

    Kadın umursamaz. Bilinmeyen, daha doğrusu kimsenin bilmediği bir sebepten dolayı savaş çıkar. Adam bu işe çok sevinir. Adamın monoton hayatına renk gelecek, tekdüze varoluşu bir anlam kazanacaktır ölüleri gördükçe. Adam vatan hainidir. Adam ülkesinden o kadar nefret etmektedir ki gidip düşman saflarında kendi ülkesine karşı savaşır. Zaten bu savaşta kimin kimi öldürdüğü belli değildir. Önemli olan ölmemek için öldürmektir.

     Aradan 14 ay geçer. Ölümlerin  7812si intihardan kaynaklanmakla beraber toplam olarak 278654 kişi ölmüş ve artık kıyımın neredeyse sonuna gelinmiştir; adamın eskiden yaşadığı şehir kimliği belirsiz kişilerce işgal edilmek üzeredir. Adam da kimliği belirsiz kişilerin oluşturduğu ön saflarda kendi şehrini işgal eder. Evine gider; maksadı fırsattan istifade karısını katletmektir. Onu kapıda taze taze ölü köpeği Bobi’nin leşi karşılar. Aslında adam evini terkettikten sonra Bobi de kaçmıştır evden, ama sanki Bobi sahibinin geri geldiğini hissetmiş ve evin önünde adamı beklemeye koyulmuştur. Zaten Bobi evin önünde beklemeyi bilmediği ve sabırsızlanıp kapıyı çaldığı için ölmüştür. Sanki o gün, o saatte, o evin önünde buluşmayı kararlaştırmışlar gibidir. Hesapta olmayan tek şey Bobi’nin ölümüdür. Herneysedir, Bobi’nin öldürüldüğünü anlamayan ve onun uyuduğunu sandıktan ve onu hafif hafif okşadıktan sonra adam evin kapısını kırar ve girer adam eve. Bir de ne görsündür adam evinde: Karısı bıyıklı bir adamla cinsi münasebette bulunmaktadır. Hem de adamın yatağında. Adamın nefreti bir o kadar daha artar ve bu daha başlangıçtır.

(Devamı yarın)

(Dünden devam)

    Güneşsiz bir pazar sabahı olduğu halde yağmur yağmamaktadır ve/fakat kadının umursamazlığının sebebi bu değildir. Olmadık şeyler bilmekte, yaşanmamış anılarla boğuşmakta, ve hatta kimsenin göremediği sahneler görmektedir adam bu arada.

     “Ben isderdim yaşayım, halbuki ruhum çokdan öldü. Hade dirilt genni.” Adamın ağzında sigara olmasına rağmen kadın bu sözlerle adamla sevişmek istediğini ima etmektedir. Adam imayı havada kapar, beraber yere düşerler. Onları o halde yerde görenler adamın imanın üstüne atladığını sanır.

    “Git ruhunu masturbasyonunan dirilt” adamın sözleridir. Kadın adamın sözlerini kaale alır ve çekyatı çekip üzerine yatmaya yönelir. O artık yönlendirilmiştir. Bu kadar kolayca yönlendirilebilmesinin sebebi şüphesiz çaresizliğidir. Çaresiz çaresiz masturbasyon(ilüzyon, difüzyon, konfüzyon, halüsinasyon, infüzyon)’a koyulur. “Ah, oh, ııh” gibi bir takım sesler çıkarmaktadır. Amacı büyük bir ihtimalle adamı tahrik edip haklı ve hoş ve iyi emellerine alet etmektir. Kadının emelleri haklı ve hoş ve iyi olabilir, kötü olan adamı bu emelleri gerçekleştirmede bir alet, bir madde olarak kullanmak istemesidir. Adam bunun farkında değildir ama gene de adamda öyle bir göz yoktur. Bu kez adam umursamazdır. Kadın şiddetlenmekte, hiddetlenmekte, kıvranmakta, köpekleşmekte ve amuda yatıp kalkmakta ısrar etmektedir. Kadın söyler: “Hade dak maskeni.” Adam sigarasını söndürür. Adam bir başka sigara yakar, şarabı şişeden içer(şarap şişesini kafasına diker). Yudumu yutarken önce kadına, sonra şişeye bakar. Pis pis gülümser; sırıtmaktır bu. Gülümserken ağzının yarısını kullanır. Kapı çalınır. Kadın kalkıp kapıyı açmaz. O anda çok meşgul değildir ama gene de kalkıp kapıyı açmaz. Kapı tekrar çalınır. Adam meşgul ve isteksiz olduğu halde kapıyı açar. Karşısında cinsi, türü, kanının katıklı mı, yoksa katıksız mı olduğu önemsiz, kendi halinde bir köpek durmaktadır. Sözkonusu köpek iki kere “hav” der: “Hav hav”. Adam köpeğe bir süre bön bön baktıktan sonra “al şarap iç” der. Köpek bu kez üç kere “hav” der: “Hav, hav, hav”. Adam “tamam” deyip şarapı bir bardağa döker ve köpeğe uzatır. Kadın olup bitenlerin ve başına geleceklerin farkında değildir, zaten olup bitenler ve hatta olmakta olanlar umrunda da değildir. O şimdi mutsuzdur ve mutlu olmaya çalışmakla meşguldür. Bu kez bön bön bakma sırası köpeğe geçmiştir. Köpek, “sen salakmın?” dercesine adamın yüzüne iki kere bön bakar. Adam, ölen milyonlarca beyin hücresine rağmen hala daha zekidir, akıllıdır. Bu bakışın manasını hemen çözer. Belli ki köpeğin bakışı, “hav” demesinden daha manalıdır, adama göre. Köpeğin acizliği ve kendine muhtaç olması onu mutlu etmiştir; yankeş, yankeş(pis, pis) sırıtır. Köpek ellerini ayak olarak kullnamakta, bardağı adamın elinden alamamaktadır. Almaya kalkışırsa düşecektir. Adamın elinden bardağı alamamaktır köpeğin yazgısı. Adam köpeğin seviyesine iner ve bir bardak şarabı köpeğe içirir. Şarabın rengi kurgu açısından önemsizdir, ve/fakat anlam aktarımı bakımından önemlidir. Köpek ölür. Adam ayağa kalkar. Köpeğe bakmaktadır, bakışlarına bir boşluk hakimdir. Ölü köpek mutludur. Adamın da köpeğin de yüzlerine saklamaya çalışmadıkları, tatlı birer tebessüm hakimdir. Adam gülümserken ağzının tümünü kullanmamakta ısrarlıdır. Adam köpek gibidir, köpek adam gibi; biri ölü, biri diri… Herneysedir, hernasılsalardır hatta. Adam geriye doğru bir adım çeker ve kapıyı kapatmak üzere bir hamle yapmaya yeltenir, ama o da nesidir? Kapı tam kapanacakken, kapı eşiğiyle kapının kendisi arasına bir el girer. Diğer bir el, ki bu el adamın görüş alanı dışındadır, azimle kapıyı itmektedir. Bu iki elin ortak amacı belli ki kapının kapanmasını önlemek, hatta onu açmaktır. Bu arada kadın zevkin doruklarında gezme taklidi yapmaktadır ve bu “politik bir tavır olarak düşünmeden harekettir”; eylem olarak eylemsizlik bundan iyidir. İşte tam bu noktada, bir an için bile olsa adamla kadının ortak bir özelliği karşımıza çıkar, belirir, bize görünür, göz kırpar, ica yapar: Bunların ikisi de düşünmeden hareketi politik tavır bellemiş hatta bellemekle kalmamamış, bunu özümsemiş ve sonuna kadar savunmaya terfi etmişlerdir. Adam var gücüyle kapıyı itmekte, kapı ise kapanmamakta ısrar etmektedir. Kapının eşiğiyle, kapının kendisi arasındaki dört iri parmağın, kapının kapanması halinde kopup yere düşecek oluşu adamın kapıyı kapatma azminin körelmesine engel teşkil etmeye yetmemektedir.

(Devamı yarın)

(Dünden devam)

    Buraya kadar her şey çok güzel gelişti. Bir simetri, bir uyum söz konusuydu, ama bundan sonrasını, yani dışarıdan kapıyı iten adamın içeri girmeyi başarması, veya içeri giremeyip parmaklarından olması durumunda olacakları düşünmekten korktuğum için-korkunun ecele faydası olmadığını unutarak-bunları düşünmek istemiyorum. Bunlar derin düşünceler. Belki de şimdi yapılacak en iyi şey olayların kendiliğinden olmasını beklemek ve olunca da dönüp geriye bakmaktır. Tabii böyle bir durumda hikayenin anlatıldığı zaman değişime uğrayıp geçmiş zaman olacaktır. Henüz olmamış bir olay üzerine kafa yormaktansa, şu anda gelişmekte olan bir başka olay(hikaye) üzerine kafa yormamızı öneriyor ve bununla da kamayıp, bunu sağlıyorum.

-Şu ineğin memelerini sık-ineği sağ- bakalım ne olacak.

-Peki sıkıyorum.

-Sıktın mı?

-Sıktım.

-Ne çıktı?

-O da nesi? Olamaz, bir masa.

-Masa mı?

-Evet masa. Sanırım yazarın yazı masası.

-Demek yazarın yazı masası ha? İyti ama tüm bu olanların yazarın yazı masasıyla ne alakası var ki ?

-Olur mu ne alakası var? Her şey bu masa üzerinde olup bitmekte.

-Üzerinde bir şey var mı?

-Olmaz olur mu? Her şey o masa üzerinde gelişiyor zaten.

-Aman tanrım bu inanılmaz. Peki biz neyiz?

-Bizler sadece birer figüranız. Bak neler gördüğümü sana anlatayım.

    Haydi anlat.

    -Bir bira şişesi, üzerinde kıllar var. Birayı şişeden içmeme isteği uyandırıyor. Onun arkasında bir başka, ikinci bir bira şişesi var. Onda da kıllar var ama bu kıllar sayıca daha az. Bu iki bira şişesi üzerindeki kıllar birbirleriyle savaşsa birinci bira şişesindekiler ikinci şişedekileri yenerdi sanırım. Birinci şişenin hemen yanındaki açacağın yanında bir kalem-kurşun- ve bir büyüteç var. Açacağın üzerinde “orjinal, doğal besinlerle besleniniz” yazıyor. Kalem kırmızı ve siyah çizgilerden oluşuyor. Büyüteç kişide onu ele alıp şişeler üzerindeki kıllara uzaktan bakıp onları yakından görme isteği uyandırıyor, rengi siyah ve/fakat tüm bunların ne yazık ki konumuzla bir ilgisi yok. Bizi asıl ilgilendiren masanın üzerindeki o fotoğraf makinesi. Sanırım içerisine geçmişe ait an parçacıkları hapsedilmiş. Bir nevi ayrıntı akvaryumu. İçerisinde küçük bir gezintiye çıkmak, bir başka insanın geçmiş yaşantısında, bir röntgenci olarak bile olsa yer almak hoş olurdu sanırım.

    Görevleri burada biten figüranlarımıza teşekkür ettikten hemen sonra fotoğraf makinesine yöneliyoruz. Onu elimize alıyoruz ve akabinde de yaptığımız bu hareketin ne kadar anlamsız olduğunu farkediyoruz. Fotoğraf makinesinin içinde film omadığını görünce derin bir hayal kırıklığına uğruyoruz. Fotoğraf makinesinin içinde film yok. Zaten olsaydı da geçmiş an hapisanesindeki hücreler olmaktan öteye gidemezlerdi, ama işte bu da hem onlara hem de bize yeterdi.

    Bu garip düşüncelerden bizi masanın sağ köşesindeki fotoğraflar kurtarıyor ve röntgenleme başlıyor. İlk resimde dehşet içinde yerde yatan, korku dolu ve şaşkın gözlerle fotoğraf makinesinin gözüne bakan bir adam var. Elinde bir şarap şişesi. Resim kapı eşiğinden çekilmiş. İkinci resimdeki sahne, şarap şişesinin adamın kafasında kırıldıktan sonra adamın yüzünün parçalanmasında kesici, gözlerinin yuvalarından çıkarılmasında ise delici madde olarak kullanıldığı izlenimini veriyor. Adamın sol kulağı yerde, sağa kulağın hala olması gereken yerde oluşu dikkati çekiyor. Adam büyük ihtimalle ölmüş. Bunu ve yüzünün kırık şarap şişesiyle parçalanıp, gözlerinin oyulduğunu, boğazına saplanmış bir halde duran kırık şarap şişesinden anlıyoruz. Üçüncü resimde çekyatın üzerinde, yarı çıplak yatan bir kadın görülmektedir. Korku dolu gözlerinden yaşlar akmakta, bakışları, “yalvarırım bana zarar verme, nesdersan yaparım, zaten buna dünden razıyım” demektedir. Dördüncü resim tahminen yanlışlıkla çekilmiştir. Yerdeki halı kırmızıdır, yumuşaktır ve elle dokunma isteği yanında, eli ona sürtme isteği doğurmaktadır-halıyı okşamaktır bu. Beşinci resimde kadın üçüncü resimdeki gibi hareketsizdir. Üçüncü resimde bir duyguyu, bir düşünceyi anlatan gözleri, beşinci resimde faltaşı gibi, yani alabildiğine kapanmış tavana bakmaktadır. Ölülerdeki açık gözler akla gelir. Kadının gözleri neden acaba alabildiğine açık olacağı yerde, alabildiğine kapalıdır, işte orası bir muammadır. Kadının boğazının tıpkı halı gibi kıpkırmızı oluşu, kadının büyük ihtimalle bir başkası tarafından boğularak öldürüldüü düşüncesini akla getirir. Kadının karnından çekyatın üzerine ve oradan da yere sarkan, siyahımsı, uzun şeylerin bağırsakları olması ihtimali büyüktür. Altıncı resim sadece kadının kıllı vajinasının yakın plan görüntüsünden ibarettir. Vajinanın üzerinde ve kenarlarında taze spermler vardır. Üçüncü resimle dördüncü resim arasında veya en kötü ihtimalle beşinci resimden önce gerçekleşmiş olması olası olaylar oto-sansüre ilaveten normal sansür korkusundan dolayı okuyucunun hayal gücüne bırakılmış ve dolayısıyla da okuyucunun hayal gücüyle mecburen sınırlandırılmıştır. Yedinci ve son resim, yerde yatan ölü bir köpek resmidir. Köpek ölü ama mutludur. Köpeğin yüzündeki gülümseme(gülümseyiş) gözden kaçmaz. Tatlı bir tebessümdür bu. Bu tebessüm, bu gülümseyiş pek tanıdıktır; sanki köpek, köpek sanki…Aman tanrısıdır yazarın! Bu  olamazdır! Ve/fakat işte olmuştur. Bu yerde yatan, kadının eski kocasının köpeği Bobi’dir. Bu oldukça karışık, hatta gereğinden karmaşık bir hikayedir. Yazar belli ki bunu yazmak için çok uğraşmış, günlerce “ne olmalı?” sorusu üzerinde kafa patlatmıştır. Anlaşılan yazar da salaktır.

    Polis sözkonusu dehşetengiz olayların cereyan ettiği eve gelir. Adam kırmızı halının üzerinde, elinde bir kırmızı şarap şişesiyle boş boş yerde yatan cesetlere bakmaktadır. Şarabın rengi kurgu açısından hala daha önemsizdir.

    Polis:“Eski karınızı doğrayıp parçalarını televizyona sokmuşsunuz, sonra da karşısına geçip düzen böyle, devir o devir diye bağırmışsınız. Komşularınız öyle diyor. Şu karşıki binadaki bey dürbünüyle sürekli sizin evi izliyormuş.”

    Adam:“Dahası da var. Bende pişmanlık yok. Tek üzüldüğüm acı verecek, eziyet edeceğim birinin kalmamış olması. Tanrı kaderimizi tayin yetkisini bana verdi. Tanrı yaşayan tüm ruhların kontrolünü bana verdi.  Ben de her yöne saldırmaya karar verdim. Siz düzeninizin korunması gerektiğini düşünüyorsunuz, oysa bence sizin ruhunuzda bile düzen yok. Akıldansa yoksunsunuz. Asıl cinayeti işleyen sizsiniz. Her gün milyonları öldürerek düzeni sağladığınızı sanıyorsunuz; insanları daha doğmadan hücrelere tıkıyorsunuz.  Küçük çocukların beyinlerine yerleştirdiğiniz çiplerle iktidarsız iktidarınızın sürmesini sağlıyorsunuz ve işte hiç pişmanlık duymuyorsunuz. Eziyet edecek kimseniz kalmadı artık.”

    Polis:“Ama bu bir vahşet. Peki siz  karınızı neden öldürdünüz?”

    Adam:“Onu sizden kurtarmak için. Ağaçsız ve insansız bir dünyaya katlanamayacağını biliyordum çünkü. Siz buna vahşet mi diyorsunuz? Ben sadece iktidarınızıun sürmesini sağlayan hikayelerinize bir yenisini ekledim. Bu sefer biraz daha ciddi belki. Cennet yolgeçen hanına döndü. Cehennemse dingonun ahırı. Cennet misafir ağırlamayı reddettiği gün dünya kurtulmaya başlayacak. Tanrının bana verdiği yetkiye dayanarak hayatınızı sizden alıyorum...”

    DAN!!! Adam polisin beynini vurur ve söylemeye devam eder:

    “…acı çekmek için sebebi olan insanları, bir sebep yokken acı çekenleri, bir de sebebi olduğu halde acı çekmemeyi bilenleri görüyorum çevremde, ışığı söndürdüğüm anda. Zeka nedir sizce? Acı çekmemeyi bilmek değil de nedir? İki veya mümkünse daha fazla fazla zıt görüşü aynı anda zihninde barındırabilen ve bununla da kalmayıp delirmemeyi başarabilen insan değildir de kimdir zeki insan? Bir avuç suda fırtına koparmak değildir marifet; bir anlamı yoktur ki bunun…”

    Tanrının bana verdiği yetkiye dayanarak ben karı koca ilan etmiştim bu ikisini.Gelmelerini bekliyordum; en sonunda geldiler. Biz varız, bizim var olduğumuzu herkese göstermelisin diyorlardı bana. Yaptım. Elmalı pastayı sevdiler, çilekli dondurmayı sevdiler, kadayıfı pek beğenmediler. Beklemeyi çoktan bırakmışlardı. Onlar vardı ve bunu herkesin bilmesini istiyorlardı. İletişim çağında iletişimsizliği yaşadığımız şu zamanda bir uzamdı onlara gereken. Şiddeti yegane iletişim aracı belleyenlere meydan okurcasına yaşadılar ama sonunda onlar da yenildiler. İnsanların  sadece kendileri için bir tehdit unsuru olan kişileri ve durumları kaale almalarıydı onların varlık sebebi. O kadın o adamın  o canavar maskesini neden takmasını istedi sanıyorsunuz sevişmezden evvel? İşte korkmak ve adamı daha derinden hissedebilmek için.

    Adam asimile olmuş bir halde konuşmasına şöyle devam eder: “…Ne yaptığımızı sanıyoruz ki biz? Basbayağı yaşıyoruz işte, zira yaşanacak bir hayatımız vardır. Başka da bir şeyimiz yoktur zaten. Halbuki ben ottan  farkım olduğunu sanıyordum aynaya bakarak. Angel of survivalım nerde benim? Yoksa bitti mi? Bundan ötesi yok mu?  Şimdi merak ediyorum kimin s..inde kaplanların neslinin 2001’de tükenecek olması diye. ‘Give me back my burning balls, nothing you can measure cruelty by’ şarkısı bitti. Pişmanlıksa doğadan silinmeye yüz tutmuş duygularımızdan. Bu hikayeyi gümüş sulara yazacağım, ve cennetin kapılarının artık eşiksiz olduğunu pişmanlığa esir edeceğim. Yanlış değerler üzerine kurmuşlar dünyayı ve değiştirmenin de bir yolu yok.Yapabileceğimiz tek şey bunu farketmek ve algılama biçimimizi, yani kafa yapımızı değiştirmek. Konu şudur: Kültürlerde delikler var; iğne yok, iplik yok; terzi olmak imkansız. Beklentim yok, umudum yok, mutluyum. Başka da bir şey istemiyorum zaten. Işığı söndürdüğüm anda yok olacağımı biliyorum çünkü.

Bobii! Nere gayboldun be Bobi gene? Bobi gel oğlum! Bobi nerdesin? Hangi cehennemdesin Bobi?! Senin cehennemin hangisi?”

    Adam, düşünün, küllere dönüşmeden yeniden doğmak umuduyla evini de kendini de yaktı. Şarabın rengi kurgu açısından önemliydi. Halıda kan yoktu. Artık halı bile yoktu. Bobi de yoktu artık. Şarabın rengi kurgu açısından önemliydi. Adam evini de kendini de cayır cayır yaktı. Şarap yoktu, renk yoktu, kurgu yoktu, açı yoktu, önemi yoktu – artık… Gözlerimizse sadece film şeritsiz birer kameraydı.

 

    Çok önemli not: Bu hadise gerçek hayattan alınmadır.  

ÖYKÜLERİ

Cengiz Erdem'e e-mail göndermek için