Denktaş'ın Rumların görüşme sürecinde hiç adım atmadıklarıyla ilgili olarak söyledikleri aslında doğru değil ve bunu herkes biliyor
MEHMET ALİ TALAT
Tarihinin en karmaşık dönemini yaşayan Kıbrıs sorununa bakarken tüm
etkenleri bir arada değerlendirmek gerekir. Bunun için biraz geriye gitmekte
yarar var.
1955'ten itibaren belirginleşen, önceleri emperyalist devletlerin ve başta sömürgeci
İngiltere'nin kışkırtmasıyla hareketlenen, sonradan Soğuk Savaş dönemi süper
güç rekabetinin içine yuvarlanan ve toplumlararası çatışmalarla süren Kıbrıs
sorunu, 197'te Yunan cuntasının 'enosis' amacıyla düzenlediği darbe ve Türkiye'nin
müdahalesiyle üçüncü dönüm noktasını yaşadı. 1960'ta Kıbrıs
Cumhuriyeti'nin kuruluşunun, 1963'te anayasal düzenin yıkılışının arkasından
ortaya çıkan bu yeni statü değişikliği, çok köklü bir değişiklikti. Güçler
dengesi bir kez daha altüst oluyor, Türkiye ve Kıbrıs Türk toplumu ilk kez
hem siyasal hem de askersel üstünlük sağlıyordu.
Garanti ve İttifak antlaşmalarının verdiği yasal görevler ve yetkileri
kullanarak anayasal düzeni tesis etmesi beklenen Tür- kiye'nin gerçek
niyetinin statükoyu mümkün olduğunca koruyarak geçen zaman içerisinde kalıcılaşmasını
amaçladığı anlaşılınca siyasal avantaj kısa sürede kayboluyor ve yalnızca
askersel üstünlüğün devamı nedeniyle dünyanın Türk tarafına bakış açısı
da hoşnutsuz bir katılaşmaya dönüşüyordu. BM Ana Sözleşmesi'ne aykırı
olarak güç kullandığı ve buna devam ettiği gerekçesiyle tüm uluslararası
platformlarda eleştiri odağı haline gelen Türkiye, askersel başarıyı barış
anlaşmasına dönüştüremiyor ve yeni siyasal manevralara hedef olmaya adeta
davetiye çıkarıyordu.
1990 yılına kadar Kıbrıs sorunu böylesine Kıbrıslı Türkler, Rumlar, Türkiye
ve Yunanistan arasında devam eden ve süper güç rekabetine konu olan bölgesel
bir sorundan öte bir şey değildi.
Avrupa Birliği
boyutu
Rum tarafı, yeni bir tur görüşme sürecinin arkasından, 1990 yılında
Avrupa Birliği üyeliği için başvuruda bulundu. Bu noktada söz konusu başvurunun
birdenbire ortaya çıkmadığını da vurgulamak gerekir. Bu yazının boyutları
içerisinde Kıbrıs'ın daha ortak devlet devam ederken başlayan AB serüvenini
anlatmak mümkün değil ama, Cumhurbaşkanı Muavini sıfatıyla bizzat sayın
Denktaş'ın, 1973 yılında, Kıbrıs ile zamanın AET'si arasında işbirliği
anlaşması (association partnership) imzalanmasına resmi onay verdiği de
unutulmamalı.
Dünyaca Kıbrıs Cumhuriyeti'nin yasal hükümeti kabul edilen Rum tarafının
Kıbrıs'ın bütünü adına tam üyelik başvurusundan sonra yaşanan gelişmelerin
değerlendirilmesi de bu yazının boyutunu aşar. Çeşitli etkenler, tartışmalar
ve uzlaşmalarla 1995 yılında Kıbrıs'a görüşmelerin başlatılması için
bir tarih verilir. Bu tarihin verilmesinde Türkiye'nin Gümrük Birliği'ne
girmesine yönelik Yunan vetosunun kaldırılması için bir uzlaşmanın ürünü
olarak sessiz kalmasının büyük etkisi olduğu artık herkesçe bilinen bir
gerçek.
Kıbrıs'a görüşmeler için bir tarih verilmesi Kıbrıs sorununu yepyeni bir
boyuta taşırken AB'nin genişleme sürecini de etkiler hale getirmiştir.
Yunanistan'ın -son zamanlarda telaffuz etmese de- Kıbrıs'ın üyeliği
engellenirse genişleme sürecini bütünüyle veto edeceğini açıklaması, Türkiye'nin
Londra-Zürih antlaşmaları ile Garanti ve İttifak antlaşmalarından
kaynaklanan Kıbrıs'ın başka bir ittifaka üye olamayacağı tezine Kıbrıs
sorununun çözümü halinde de devam edip etmeyeceğinin belirsiz olmaya devam
etmesi ve böylesi bir durumda ortaya çıkacak 'limitsiz' tepkinin 'limitleri'
sürekli tartışıldı durdu. AB boyutunun eklenmesi Kıbrıs sorununu bölgesel
bir sorun olmaktan çıkardı ama Türkiye'nin sorunun bir tarafı olarak bir
kenara itilmeye çalışılması bu yöndeki akışın sürdürülebilirliğine
de olanak vermedi.
Türkiye'nin adaylığı
1999 yılı sonunda Helsinki'de toplanan AB zirvesi Türkiye'yi de aday yaparak
hem Türkiye'nin dışlanmışlığını ortadan kaldırdı hem de Kıbrıs
sorununu Türkiye'nin üyeliğinin önüne tam anlamıyla yerleştirdi. AB üyesi
olacak Türkiye'nin Kıbrıs sorununu çözmesi bir zorunluluk haline geldi. Bu
noktada hemen çeşitli üst düzey yetkililerin Kıbrıs sorununun Türkiye'nin
AB sürecinde bir engel oluşturmayacağı, bunun AB yetkililerince ifade
edilmediği iddialarına çok kısa bir yanıt vermeden geçmemeliyim... AB bir
güvenlik toplumu, topraklarında her türlü savaş ihtimalini ortadan kaldırma
hedefiyle başlamış bir bütünleşme hareketi. Helsinki zirve kararlarında
da vurgulandığı gibi üye ve aday ülkelerin aralarında sınır sorunları
başta olmak üzere çatışmaya yol açabilecek hiçbir sorun kalmamalı. Yani
AB'nin tanımı gereği Kıbrıs sorunu gibi sorunların toprakları üzerinde
bulunmaması şart.
Kıbrıs sorununun Kopenhag kriterleri arasında bulunmaması ise son derece doğal
çünkü söz konusu kriterler görüşmelerin başlaması için yerine
getirilmesi gereken ve her ülke için tıpatıp aynı olan kriterler. Kıbrıs
sorunu ise AB'nin ruhu, tanımı gereği çözümlenmek zorunda ve başlangıçtaki
Kopenhag Kriterleri'nden çok daha katı ve zorunlu.
Yüz yüze görüşmeler
Kıbrıs sorunu böylece -Yunanistan'ın veto tehdidi, Türkiye'nin 'limitsiz
tepkisi' de düşünüldüğünde- çözümlenmemesi halinde yaratacağı
gerginlikler bağlamında boyundan büyük bir dünya sorunu haline geldi. İşte
tam bu noktada yüz yüze görüşmeler başladı. Bu noktaya gelinceye kadar yaşanan
süreçler, görüşmelerin kimin inisiyatifi ile ve ne amaçla başladığı
yine bu yazının boyutlarını aşar. Biz bu noktadan itibaren devam edelim ve
görüşmelerde gelinen aşamaya bir göz atalım.
Başlangıçta taraflar kendi vizyonlarını karşı tarafa kabul ettirmenin çabasını
yürüttü. BM Genel Sekreteri ve Güvenlik Konseyi'nin pratik konularda ciddi
pazarlık yapmaları isteğine rağmen Denktaş, Türkiye'nin AB'den görüşme
tarihi alabilmesini sağlayabilmek için zaman kazanmaya çalışırken,
Klerides ise uzlaşmazlık göstermenin AB yolunda zorluklara neden olacağının
bilincinde olarak Denktaş'ın söz konusu tavrını bulunmaz bir fırsat olarak
değerlendirdi. Denktaş'ın uzlaşmazlığından yararlanarak bile olsa açılımlar
göstererek yapıcı olduğu izlenimi yaratırken AB yolunda emin adımlarla
ilerledi. Türk tarafının 1974'te elde ettiği askeri üstünlüğü, zaman içerisinde,
siyasal manevralarla erozyona uğratan Rum tarafı, yenilgiyi yengiye dönüştüren
son noktayı koymaya hazırlanıyor.
Ama bu noktada altı çizilmesi gereken husus, uluslararası bir sorun haline
gelen Kıbrıs sorununun çözümünün de sonuçta bir tarafın zaferi şeklinde
gerçekleşmemesi gerektiğinin iyice anlaşılmış olduğu. Bu bağlamda
uluslararası toplumun ve AB'nin gayretleri Kıbrıs'taki çözümsüzlük inadını
muhakkak kıracak. Liderlerin Paris buluşmasının arkasından gerçekleşecek
New York zirvesi, Avrupa Komisyonu'nun 14 Ekim'de açıklanacak düzenli
raporuna yansırken; Türkiye'deki seçimler ve sonuçları, çözümlü veya
çözümsüz Kıbrıs'ın AB üyeliğinin de kararlaştırılacağı Kopenhag
zirvesini büyük ölçüde etkileyecek.
Görüşmelerdeki
açılımlar
Yüz yüze görüşme sürecinde hemen her gün Denktaş'ın olumsuz açıklamalarını
dinlemek usanç vermekte. Denktaş'ın Rumların hiç adım atmadıklarıyla
ilgili olarak söyledikleri aslında doğru değil ve bunu herkes bilmekte.
Klerides geçtiğimiz mayıs ayına kadarki süreçte Türk tarafının endişelerini
azaltacak bazı ciddi açılımlar yapmıştı. Bunları yakalayıp, karşılık
vererek adım atmak, çözüm yolunda yanlış politika ve zamanın
kaybettirdiklerini yeniden kazandırabilecekti. Basına bölük pörçük olarak
yansıyan ve yeni bir Kıbrıs devletinin kurulmasını da öngören bu açılımları
kısaca toparlayacak olursak:
a- 1960 anayasası lağvedilecek,
b- Kıbrıs devleti anayasasının dayanacağı yeni bir kuruluş anlaşması
yapılacak,
c- Yeni kuruluş anlaşması siyasal eşitlik, iki kesimlilik ve iki toplumluluğa
dayanacak,
d- Yürütme, yasama ve yargıda, Kıbrıs Türklerinin aktif katılımı sağlanarak
Kıbrıs Rum çoğunluğu Türklere isteklerini empoze edemeyecek (aktif katılımdan
kasıt, kararların oybirliğiyle alınması yerine, bir kararın geçerli
olabilmesi için mutlak surette belli sayıda Kıbrıslı Türk üyenin onay koşulunun
aranması),
e- Kendi kendini yöneten iki devlet olacak ve her birinin yürütme yasama ve
yargı organları yanında polis ve sivil servisleri bulunacak,
f- Kıbrıs devleti, federe devletlerine herhangi bir empozede bulunamayacak,
g- Garanti antlaşmaları parça devletlerin toprak bütünlüğü ve anayasal düzenlerini
de kapsayacak,
h- Türk tarafının ulusal gelirini yükseltecek planlar yapılacak,
ı- Varılacak anlaşma ve AB'ye giriş-birlikte Kıbrıslı Türkler ve Rumların
ayrı ayrı referandumlarına sunulacak ve onaylanırsa taraflar Kıbrıs
devletinin ortak kurucuları olacak,
i- Artık yetkiler, taraflarda kalacak,
j- Türkiye'nin garantörlüğü devam edecek ve Kıbrıs'ta kalıcı askeri
birlik bulunduracak.
Denktaş'a dikkat
Görüleceği gibi Denktaş'ın her Allah'ın günü tekrarladıkları gerçekleri
yansıtmıyor. Klerides yukarıdakileri kabul ettikten sonra yapılan bir görüşmede
Denktaş'ın bizzat kendisinin dikte ettirdiği bir maddeyi ertesi toplantıda
geri çekmesi üzerine, açılımlarını geri çektiğini ifade etti. Ancak bu
tutumu bir müzakere taktiği olarak kabul etmeyip pes etmiş görünerek, ama
bundan da sevinç duyup hiç adım atılmadığını tekrarlamak kabul
edilebilir bir yaklaşım olamaz.
Zaman daralıyor. Türkiye'de siyasal istikrarsızlık olan dönemlerde Denktaş'ın
başrol oynadığı oldubittiler bugün de gündeme gelebilir. Ve 4 Kasım sabahı
Türkiye, içinden kolay kolay çıkamayacağı bir bataklığa saplanabilir.
Kıbrıs Türkleri
ile birlikte
Türkiye'nin de geleceğinin Kıbrıs sorununun çözümünde ve AB üyeli-ğinde
olduğu unutulmamalı. Bunun gereklerini yerine getirmek ise her yurtseverin görevi.
(Cumhuriyetçi Türk Partisi Genel Başkanı)